Gel bakalım güzel yavrum, yanıma otur da sana uzak diyarların kralı Kepheus'u anlatayım.
Kepheus denince akla iki farklı öykü gelir, hangisinden başlasak? Belki de en iyisi yüreğindeki cesaretle başlayalım. Bir zamanlar Arkadya adında yeşil mi yeşil, suları buz gibi bir memleketin kralı varmış. Bu Kepheus, öyle sıradan bir kral değilmiş; Herakles gibi koca yürekli kahramanlarla omuz omuza vermiş, denizlerde dev gemilerle yol almış, maceralara atılmış bir dostmuş. Bir gün yurdundan ayrılması gerekmiş. Krallığını o akıllı kızı Sterope'ye emanet etmiş. Sterope öyle bir kızmış ki, babası uzaktayken gelen düşmanları, elindeki gizemli bir güçle, sanki bir tatlı rüzgarla yaprakları dağıtır gibi kovalamış. Ama kader bu ya, Kepheus ve yiğit oğulları o savaşta ne yazık ki aramızdan ayrılmışlar.
Şimdi bir de diğer Kepheus'a bakalım. O ise uzaklarda, güneşin denize daldığı yerlerde, Aithiopia'nın kralıymış. Güzel Kassiepeia'nın eşi, dünyalar güzeli Andromeda'nın ise babasıymış. Kepheus hem çok bilge hem de ailesini gözünden sakınan bir babaymış. Ömrünün sonuna geldiğinde, gökyüzündeki dostlarımız onu çok sevmişler. Demişler ki; "Senin gibi iyi bir kral, yeryüzüne sığmaz, gökyüzünün süsü olsun."
İşte o günden beri, gece vakti başını gökyüzüne kaldırdığında, yıldızların arasında parlayan Kepheus'u görebilirsin. Tıpkı şenliklerde içtiğimiz o tatlı üzüm suyu gibi, onun hikayesi de insanı ferahlatır. Yıldızlar arasında neşeyle dans ediyormuş gibi parlıyor bak, görüyor musun? O artık yorulmadan dünyayı izleyen, gökyüzündeki sessiz bir dostumuz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralları, savaşa giden o zırhlı adamları hep gökyüzüne yazılmış parıltılı kahramanlar sanırlar. Ama gerçek, bazen yıldızların soğuk ışıltısından çok daha karanlıktır.
Kepheus isminde bir adam duydun mu? Bir yanda Argonaut’larla denizlere açılan, diğer yanda Herakles gibi 'Güçlülerin' hırslarına ortak olup Lakedaimon topraklarını ateşe veren bir kral. Kepheus, iktidar hırsı uğruna şehrini, yani evini, kızı Sterope’ye bırakıp savaşa gitti. Neden? Çünkü büyük adamlar, kendi isimlerini tarihe kazımak için evlerindeki huzuru feda etmeyi pek severler. Kepheus, o meşhur Herakles’in yanında yürürken, arkasında bıraktığı insanların kaderini hiç düşünmedi. O ve oğulları, başkalarının savaşında toprak olup gittiler. İşte kralların hırsı budur evlat; kendileriyle birlikte sevdiklerini de bir hiçlik kuyusuna sürüklerler.
Peki ya Sterope? İşte hikayenin sessiz kurbanı. Babası savaşa gidince, o şehrini korumak zorunda kaldı. Elinde ne vardı biliyor musun? Medousa’nın o korkunç ama bir o kadar da çaresiz başından koparılmış tek bir saç teli. Güçlülerin dünyasında hayatta kalmak için, o kurban edilmiş kadının (Medousa) acısını bir silaha dönüştürmek zorunda bırakıldı. Bir kadın, sistemin ona dayattığı o şiddetli mirası kullanarak düşmanı püskürttü ama bu ona ne kazandırdı? Yalnızca acı ve babasının ölüm haberi.
Sonra bir de Aithiopia kralı olan diğer Kepheus var; hani şu Andromeda’nın babası olan. Gökyüzü sakinleri, onu ve ailesini, sanki yaptıklarının bir ödülüymüş gibi yıldızların arasına yerleştirip, herkesin unutmasını istediler. Ama biz unutmayalım. O, kendi kızını bir canavara kurban etmeye kalkışan, otoritesini korumak için en yakınından vazgeçen bir adamdı. Gökyüzünde parladığına bakma; orası sadece güçlülerin kendi hatalarını sakladığı, parıltılı bir perde.
Bak, hayatta bazen bilgece bir neşeyle, içimdeki o sarap tadındaki hafifliği hatırlarım. Ama bu sarhoşluk, gerçeği görmemi engellemez. Güçlüler, kurdukları sistemin çarkları dönsün diye çocukları ateşe atar, krallıklarını savaşlarla harcar, sonra da kendilerine gökyüzünde bir yer bulup masummuş gibi otururlar. Sakın o parıltıya kanma evlat; asıl ışık, senin kendi zihninde, otoriteyi sorguladığın o küçük kıvılcımda saklıdır.