Gel bakalım küçük dostum, yanıma otur da sana eski zamanlardan bir masal anlatayım. Ayaklarını uzat, şöyle güzelce yerleş.
Çok ama çok eskiden, yeryüzünün daha yeni yeni kendine geldiği günlerde, toprak bir mucizeye tanıklık etmiş. O zamanlar Atina denilen o güzel yer, henüz bir şehir bile değilmiş. Tam o sırada, toprağın tam bağrından Kekrops adında biri çıkagelmiş. Ama onu diğerlerinden ayıran çok özel bir yanı varmış; gövdesinin üstü bir insan gibiymiş, alt tarafı ise pırıl pırıl pulları olan bir yılanmış! Toprak Ana onu kendi elleriyle yoğurmuş sanki.
Kekrops, Aglauros adında güzel bir eşle yuva kurmuş, çocukları olmuş ve halkına liderlik etmeye başlamış. O, sıradan bir yönetici değilmiş; sanki yeryüzünün bilge bir dedesiymiş. İnsanlara toprağı nasıl işleyeceklerini, yazı yazıp nasıl haberleşeceklerini ve birbirlerine saygıyla nasıl veda edeceklerini, yani ölüleri nasıl gömeceklerini o öğretmiş.
Bir gün, gökyüzü dostlarımız Atina'ya göz koymuşlar. Denizlerin hakimi Poseidon ile bilgelik dolu Athena, "Burası benim olsun!" diye yarışmaya başlamışlar. Poseidon elindeki kocaman üç dişli mızrağı toprağa vurmuş ve orada şırıl şırıl tuzlu bir göl oluşmuş. Athena ise sessizce toprağa dokunmuş ve oradan zeytin ağacı fışkırmış.
Kekrops, elindeki kadehten bir yudum üzüm suyu alıp şöyle bir düşünmüş. "Deniz suyu güzeldir ama zeytin ağacı insanlara barış, yemek ve yağ verir," demiş. Kararını Athena'dan yana kullanmış. Poseidon bu işe biraz içerleyip uzak diyarlara gidip köpük köpük sularla oyunlar oynamış ama Kekrops'un halkı, o günden sonra zeytin ağaçlarının gölgesinde huzurla yaşamış.
İşte böyle küçük arkadaşım. Kekrops, hem toprağın hem de insanın çocuğu olarak, bizlere barış içinde yaşamanın ne kadar güzel olduğunu hatırlatıp durur. Şimdi haydi, uyu da rüyanda o eski, zeytin kokulu Atina'yı gör.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi, kralların altından tahtlarda oturduğunu sanır ama ben sana topraktan fışkıran o tuhaf kraldan, Kekrops’tan bahsedeceğim. Hikayeler onu "uygarlaştıran" bir baba figürü gibi anlatır, sanki insanlara yazıyı ve şehir kurmayı o bahşetmiş gibi... Ama gel, biraz daha derine inelim.
Kekrops, yarısı insan yarısı yılan şeklinde doğmuştu. Neden mi? Çünkü o, toprağın ta kendisiydi; kökleri bu dünyada, ama aklı sürekli o tepelerdeki Gökyüzü sakinlerinin oyunlarındaydı. Otorite dediğin şey, bazen kendi gövdenin bile bir kısmını sana yabancılaştıran bir kuyuya benzer. Kekrops, bir kraldı; ama gerçekten özgür müydü, yoksa toprakla Güçlüler arasında sıkışmış bir piyon mu?
Bir gün, Poseidon ve Athena bir şehri paylaşmak için bir yarışa tutuştular. Sen buna "yarışma" dersin, ben ise "güç gösterisi" derim. Bir tanrı, sırf bir şehri ele geçiremedi diye koca toprakları sular altında bırakacak kadar öfkeliyse, orada adaletten bahsedebilir misin? Kekrops, hakem koltuğuna oturtulduğunda önünde iki seçenek vardı: Ya Poseidon'un hırçın gücünü seçecek ya da Athena'nın zeytin dalını. O, aklını kullanarak zeytini seçti ama o gün aslında şehri kurtarmadı, sadece hangi otoriteye boyun eğeceğini belirledi.
Evlat, o Kekrops'un kızları, o masum Aglauros ve kardeşleri; sarayın derinliklerinde bir sırrı korumak zorunda kaldılar. Güçlüler onlara yasaklar koydu, kutuları açmamalarını emretti. Merak, insanın en büyük özgürlüğüdür ama Gökyüzü sakinleri için merak, cezalandırılması gereken bir başkaldırıdır. O kızlar, krallığın sessiz kurbanları oldular.
Şimdi bir ağacın gölgesinde oturup azıcık şarap yudumladığımda, şu gerçeği hatırlıyorum: Krallar gider, tanrılar yer değiştirir, ama toprak; o yılan gövdeli Kekrops gibi her zaman kendi sessizliğinde kalır. Gerçek kral tacı olan değil, toprağın ve insanın acısını en derin hissedendir. Sakın unutma, gösterişli hikayelerin arkasında her zaman susturulmuş fısıltılar yatar.