Şimdi otur şöyle karşıma, ayaklarını uzat da anlatayım. Dinle bakalım; eski zamanlarda, rüzgarın bile uğultusunun farklı olduğu o günlerde, Kalydon topraklarında öyle bir hengame koptu ki, yer gök birbirine girdi.
Her şey, Kalydon Kralı Oineus’un, o bereketli hasat zamanı tüm tanrılara kurban sunup da bir tek avcılık ve vahşi doğa tanrıçası Artemis’i unutmasıyla başladı. Heyhat, bazen yaşlı kafalar bile unutkanlık tuzağına düşer, kral nasıl düşünemedi bilmem. Artemis bu, affeder mi? Gökyüzü sakinlerinin gururu bazen sarsılmaz bir kaya gibidir. Öfkesi, Kalydon’un tarlalarına gönderdiği devasa, korkunç bir yaban domuzuyla dışarı taştı. Öyle bir canavar ki; dişleri kılıç gibi parlıyor, nefesi toprağı kurutuyor, önüne gelen ekinleri, bağları birbirine katıyordu.
İşte tam o noktada, Kral’ın oğlu yiğit Meleagros devreye girdi. Delikanlı, çevresindeki tüm kahramanları yardıma çağırdı. Kimler yoktu ki? Atina’nın bilge kahramanı Theseus, hızlı koşucu Atalante, Kastor ve Polydeukes kardeşler… Koca bir ordu, o devasa canavarın peşine düştü.
Düşünsene; ormanın derinliklerinde çalılar hışırdıyor, mızrakların ucu ışıldıyor. Herkes birbirine bakıyor, kimse o dev dişlerin karşısına ilk çıkmaya cesaret edemiyor. İşte o an, Atalante’nin yayından çıkan bir ok, o canavarın derisine saplandı. Canavar acıyla böğürürken, Meleagros fırsatı kaçırmadı; mızrağını tam kalbine saplayıverdi.
Olay burada bitse iyi, ama insan kalbi dediğin bazen en keskin mızraktan daha tehlikeli olabiliyor. Meleagros, zaferin gururuyla canavarın derisini Atalante’ye hediye edince, diğer kahramanlar kıskançlıktan köpürdü. "Bir kadına mı kaldı bu şeref?" diye bağıranlar oldu. İş, dostluktan kavgaya, kavgadan kardeş kanına kadar vardı.
Bak evlat, bu sadece bir av hikayesi değildir. Bir kralın unutkanlığının, bir tanrıçanın öfkesinin ve insanın içindeki o dizginlenemez gururun masalıdır. Zafer kazanılır, canavarlar ölür ama gurur, tıpkı o kavgadaki gibi, en büyük kahramanların bile sonunu getirebilir. Şimdi şu kadehindeki son yudumu da al, zihnin berraklaşsın. Yarın başka bir eski hikayede, başka bir gökyüzü sakininin başka bir oyununda buluşuruz belki.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, hayatın kıvrımlı yollarında yürürken sana masallarda anlatılmayan bir sır fısıldayayım... Kulak ver küçük yolcu, zira kralların altın sarısı pelerinlerinin altında sakladıkları o paslı hırsları görmenin vakti geldi.
Eski zamanlarda, Kalydon topraklarında bir avdan söz ederler. Herkes bu hikayeyi büyük bir kahramanlık destanı gibi anlatır; sanki devasa bir canavarı yenmek, kudretli bir kralın en doğal hakkıymış gibi. Oysa gerçek, avlanan hayvanın derisinden daha karmaşıktır, benim bilge evladım.
Tanrıça Artemis, gururu incindiği için topraklarına bir yaban domuzu saldı. Ama dur, asıl mesele bu değil. Asıl mesele, kral Oineus’un kurban sunmayı unutmasıydı. Bir kral, sadece kendi kutsal törenlerine dikkat etmediği için, o toprakların halkı yıllarca korku içinde yaşadı. İşte güç böyle bir şeydir; tepedekiler hata yapar, faturayı ise sessizler öder.
Sonra Meleagros devreye girdi. Genç, hırslı ve "kahraman" olma tutkusuyla yanan biri. Etrafına kralları, soyluları topladı. Ama aralarında biri daha vardı: Atalante. Bir kadın, o dönemin kurallarını yıkarak elinde yayıyla oraya gelmişti. Kralların, "Bu iş erkeklerin işi" diye burun kıvırdığı o kadın, canavara ilk yarayı açan kişiydi. Ama o sistem, o gün de bugün de olduğu gibi, emeği çalanların ve unvanı elinde tutanların alkışlandığı bir tiyatroydu.
Meleagros domuzu öldürdü, evet. Ama bu zafer, aslında kendi sonunu getiren bir kibrin ilk adımıydı. Birkaç parça deri ve bir "kahramanlık" payesi uğruna, akrabaları birbirine kırdırdı. Bir av, bir katliama dönüştü. O anlarda dökülen kan, toprağı kutsamadı; sadece güç savaşlarının ne kadar anlamsız olduğunu, bir yudum taze şarabın bile iyileştiremeyeceği bir hüzünle tarihe kazıdı.
Görüyor musun sevgili evladım? Güçlü görünenler, kendi hırslarının içinde boğulurken, aslında en çok kendilerini avlarlar. Kahramanlık dedikleri şey, bazen sadece sistemin kendi hatalarını örtbas etmek için uydurduğu parlak bir maskedir. Sakın o maskelere aldanma; kralların boruları öttüğünde, sen sessizce ormandaki o asıl gerçeği, yani insanın kendi kibrine kurban oluşunu izle.
Unutma; gerçek, tarihin altın sayfalarında değil, o sayfaların arasındaki tozlu boşluklarda saklıdır.