Şöyle yaklaşın evlatlar, ateşi biraz daha körükleyin. Görüyorsunuz ya, yaşlandıkça insanın kemikleri toprağın sesini daha iyi duyuyor. Size anlatacağım şu adam, Thestor’un oğlu Kalkhas... Hani şu gökyüzü sakinlerinin dilinden en iyi anlayan, kuşların kanat çırpışında koca orduların kaderini okuyan o kahin.
Kalkhas deyip geçmeyin; Phoibos Apollon, ona zamanın hem geçip gidenini, hem bugünü, hem de henüz doğmamış olan yarını altın bir tepside sunmuştu. İlyon önlerinde dev gemiler karaya oturduğunda, Akha ordusunun gözü kulağı ondaydı. Eğer o "dur" derse durulur, "git" derse gidilirdi. Ama kahinlik dediğin, öyle ballı börekli bir iş sanmayın; bazen bir kralın öfkesini çekersin, bazen de bir annenin evlat acısına ortak olursun.
Hani şu meşhur Akhilleus... Daha dokuz yaşındayken, Kalkhas onun Troya surları önünde büyük bir yiğitlik göstereceğini ama orada hayatını bırakıp gideceğini görmüştü. Anası Thetis, oğlunu saklamak için onu kız kılığına sokup saraylara gönderdiğinde, Kalkhas’ın dudaklarında acı bir gülümseme vardı; kaderin ipliklerini hiçbir ana değiştiremezdi, bunu en iyi o bilirdi.
Ya o Aulis limanındaki olay? Sunak üstünde bir yılanın bir kuşu yediğini gördüğünde, etrafındakiler korkuyla titremişti. Kalkhas ise sakince, "Bu şehir on kış görecek, on yılın sonunda düşecek," demişti. İphigeneia’nın o hazin kurban edilişinde de, orduda veba kol gezdiğinde kızı geri verilmesi için Agamemnon’a kafa tuttuğunda da hep o vardı. Hatta o meşhur tahta atın karnına, o tahtaların arasına bizzat kendisi saklanmıştı.
Ama hayat garip bir çemberdir, bilirsiniz. Kalkhas, kendisinden daha usta bir biliciyle karşılaştığı gün ömrünün tükeneceğini biliyordu. Kolophon’a gitti, orada Mopsos adında bir biliciyle karşılaştı. Kaderin cilvesine bakın ki, soruların cevabını Mopsos bildi, Kalkhas bilemedi. Kimi der ki öfkesinden kahrına öldü, kimi der ki bir bağ ekmişti de, bir kehanet yüzünden o bağın mahsulünden bir yudum bile içemeden, gülmekten nefesi kesilip göçüp gitti bu dünyadan.
Ne dersiniz çocuklar? İnsan geleceği bildiğinde, yaşamı bir armağan mı olur yoksa ağır bir yük mü? Belki de en iyisi, bizim gibi sadece bugünün tadını çıkarmak, kadehteki suyun (ya da biraz daha sert bir şeyin!) serinliğini hissetmektir. Kalkhas geleceği gördü ama kendi sonunun Mopsos’un zekasında gizli olduğunu hesaplayamadı. Kader, bazen en bilge adamı bile bir çocuk gibi şaşırtır. İşte böyle, masal da biter, ateş de küllenir. Hadi bakalım, yarın yine gelin, size başka bir tanrı oyununu anlatayım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan, o parıltılı kalkanların ardına saklanmış bir sır var...
Etrafına bir bak; krallar, generaller ve kendilerini "yüce" ilan eden o mağrur adamlar, neden hep bir biliciye ihtiyaç duyarlar sanırsın? Çünkü vicdanları, ellerindeki kanı temizleyecek kadar beyaz değildir. Kalkhas'tan bahsediyorum... Thestor'un oğlu. Hani o destanlarda "tanrıların sesi" diye anılan, Apollon'un kulu olan adam.
İnsanlar onun her şeyi bildiğini, kuşların uçuşundan kaderi okuduğunu söyler. Ama gel biraz daha yakından bakalım, minik yolcum. Kalkhas gerçekten tanrıların mı elçisiydi, yoksa gücün kendi hırslarını meşrulaştırmak için kullandığı bir "korku tercümanı" mı?
Düşün bir; Agamemnon gibi kibrinden çatlayan bir kralın, kendi öz kızı İphigeneia'yı kurban etmesi gerekiyordu. O korkunç kararı vermek için bir "kutsal onay" lazımdı. İşte orada Kalkhas belirdi. O, kralın kirli ellerini tanrıların iradesiyle yıkayan bir perdeydi. Bir çocuğun hayatı, orduların rüzgar alması için bir pazarlık masasına yatırıldığında, Kalkhas sessiz kalmayı değil, o sessizliği bir ölüm fermanına dönüştürmeyi seçti.
Dinle evlat, güç sahiplerinin "kader" dediği şey, genellikle kurban ettikleri insanların sessizliğidir.
Akhilleus’un o amansız öfkesiyle Troya önünde savurduğu kılıcı hatırla. Kalkhas, o gencin bir gün toprağa düşeceğini biliyordu; ancak bunu engellemek yerine, sistemin çarkları dönsün diye kehanetlerini bir ok gibi sapladı. Vebalar, kavgalar, bitmek bilmeyen ablukalar... Kalkhas, bu acı tablosunun fırçasıydı. Hükümdarların "yasal" dedikleri her zulmün altında onun bir kehaneti yatar.
Peki, sonu nasıl oldu dersin? Kendisinden daha "bilge" bir kahinle, Mopsos ile karşılaştığında ne gördü? Aslında kendi sonunu. Bir bağ kurmuştu, bir parça şarabın neşesine kavuşmak istemişti. Ama hayat ona bir şaka yaptı. O, başkalarına "öleceksin" derken, aslında her gün kendi insanlığını öldürüyordu. Mopsos karşısında yenildiğinde ve o şarabı içemeden son nefesini verdiğinde, aslında sistemin kendi kahinine ne kadar acımasız olduğunu gördük.
Can evlat, unutma; bir gün kendi hakikatini bulduğunda, başkalarının sana dikte ettiği kehanetlerin ne kadar boş olduğunu anlayacaksın.
Krallar gelip geçer, ordular toprağa karışır. Kalkhas bile kendi körlüğünde boğulup gitti. Gerçekler, kahinlerin parşömenlerinde değil; senin, sorgulayan o berrak gözlerinde saklı. Şimdi git ve kimsenin senin adına "kader" yazmasına izin verme. Güç sahipleri seni kendi senaryolarına figüran yapmak isterse, işte o zaman kendi sesini, en yüksek perdeden duyur.