Thesauros Mitoloji Kalamos

Kalamos

Kalamos

Maiandros’un oğlu Kalamos, sevdiği Karpos boğulunca acısıyla bir kamışa dönüştü; Karpos ise ölüp dirilen bir meyve olarak adını karpuza verdi.

Maiandros’un sularında doğan Kalamos, isminin işaret ettiği o boş ve içi boşaltılmış varoluşun temsilcisidir. Rüzgarın ve zamanın döngüsünü temsil eden Karpos’a duyduğu arzu, doğanın edilgen bir nesneye dönüştürülme isteğinin ürünüdür; zira iktidar, arzularını doğaya dayatırken onu hep bir yarışın, bir üstünlük iddiasının içine hapseder. Irmak yatağındaki o kaçınılmaz rekabet, zayıf olanın boğulmasıyla sonuçlanan bir tahakküm provasına dönüşürken, hayatta kalma arzusu da özgürlüğü elinden alınmış bir bitkinin pasif direnişine evrilir. Karpos, mevsimlerin döngüsüne ve hasat edilmeye mahkum bir yemişe; Kalamos ise kıyıda rüzgarla inleyen, boyun eğmiş bir kamışa indirgenmiştir. Bugün bildiğimiz o karpuzun öyküsü, aslında toprağın bereketinden ziyade, iradenin boyun eğdirilerek sistemin bir parçası haline getirilişinin, yani en saf haliyle, doğanın kendi üzerinde kurulan egemenlik biçimlerine karşı aldığı suskun biçimdir.
Silenos
Bakın hele, şuraya kıvrılın da anlatayım size... Eskiden, dünya henüz gençken, Büyük Menderes Nehri’nin kıyısında Kalamos adında biri yaşarmış. Kendisi, o coşkun nehrin sularına hükmeden tanrı Maiandros’un öz oğluymuş. Kalamos, sazlıkların arasında rüzgarın fısıltısını dinlemeyi sever, güneşin altında parlayan suyun içinde kendini kaybedermiş.

Bir de Karpos vardı; hani şu rüzgar tanrısı Zephyros’un ve mevsimlerin neşeli kızı Hora’nın oğlu olan o genç delikanlı. Karpos, sanki baharın kendiymiş gibi canlı, gülüşüyle etrafına hayat veren biriydi. Kalamos ile Karpos, ayrılmaz bir ikiliydiler. Irmak kenarında koşar, güneşin altında yarışırlardı.

Bir gün, sular ılık ve davetkardı. İki genç, kimin daha hızlı yüzdüğünü görmek için kendilerini Maiandros’un kollarına bıraktılar. Kalamos, dostunu geride bırakmak için biraz fazla hırslı davrandı. Güçlü kulaçlar attı, suyun akışıyla adeta dans etti. Ama bazen, gökyüzü sakinlerinin planları insanlarınkinden farklı olur. O yarış sırasında, Karpos’un gücü tükendi ve suların derinliklerine, o sessiz karanlığa çekiliverdi.

Kalamos, arkadaşının gözden kayboluşunu gördüğünde dünyası başına yıkıldı. Kalbindeki o amansız keder, onu olduğu yerde donduruverdi. Bir tanrı oğlu olsan da, bazen aşkın ve acının ağırlığı karşısında sadece toprağa, doğaya karışabilirsin. Kalamos, öylece kederinden kavrulup kurudu, ince uzun bir gövdeye dönüştü ve nehir kıyısında ilk kamış oldu. Hani o rüzgar estiğinde hışır hışır, sanki birini çağırıyormuş gibi ses çıkaran kamışlar var ya; işte onlar Kalamos’un yaslı sesidir.

Peki ya Karpos’a ne oldu derseniz? O da toprağın bereketiyle harmanlandı. Güz geldiğinde solup giden, ama ilkyazın ilk ışıklarıyla toprağı çatlatıp yeniden hayat bulan o tatlı, iri yemişlere dönüştü. Hani şu dilim dilim yediğimiz, ferahlığıyla yaz sıcaklarını unutturan, adına "karpuz" dediğimiz meyve var ya... İşte o, gökyüzü sakinlerinin dokunuşuyla Karpos’un yeniden dirilişidir.

Şimdi ne zaman bir dere kenarında kamışların hışırtısını duysanız veya bir yaz sofrasında karpuzun o tatlı kırmızısına baksanız, bu iki dostun birbirine olan kadim bağlılığını hatırlayın. İnsan dediğin, en sonunda her zaman sevdiğine dönüşür. Hadi bakalım, az biraz dinlenin, dünya dönmeye devam ediyor, hikayeler ise hiç bitmiyor.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi