Gel bakalım evlat, otur şöyle şu ağacın gölgesine de yaşlı bir Silenos’tan birkaç eski isim ve yerin tozunu alalım. Bak, tarih dediğin nedir biliyor musun? Zamanın nehrine atılmış parıltılı taşlar gibidir. Bazıları suyun dibini boylar, bazıları ise kıyıda güneşle yıkanır.
Önce şu **Janiculum** denen yere bir bakalım. Eskiler buna **Ianiculum** da derler. Hani şu Roma’nın yedi tepesinden biri derler ya, işte tam orası. Adını iki yüzlü tanrı Janus’tan alır; hani şu bir yüzü geçmişe, diğer yüzü geleceğe bakan o bilge gökyüzü sakini. Bir tepe düşün, hem şehrin hengamesine yukarıdan bakar hem de insana “nereye gidiyorsun?” diye sorar gibi durur. Taşları bile sanki dünle bugün arasındaki o ince çizgiyi tutuyormuş gibidir.
Sonra gelelim biraz daha doğuya, bizim buralara, Anadolu’nun kalbine. **İustinianopolis** dediklerine bakma sen; bugün Sivrihisar dediğimiz o güzelim memleketin ta kendisidir. Ama burası sadece bir şehir değil, kadim bir topraktır. Burası, dağların anası, bereketin ve vahşi doğanın hanımefendisi **Kybele**’nin ayak izlerini taşıyan bir yer.
Düşün bir; bugün asfaltın, betonun olduğu yerde vaktiyle Kybele’nin aslanlı arabası geçerdi. O topraklar sadece buğday vermez, içinde büyük sırlar saklar. Şehre yeni isimler koyarlar, krallar gelir geçer, tapınaklar değişir ama toprağın hafızası değişmez. İustinianopolis denince aklına o şehrin soğuk taşları değil, Kybele’nin o görkemli ve şefkatli gölgesi gelsin.
İşte böyle küçük dostum. İsimler değişir, diller döner ama hikayeler hep baki kalır. Şimdi söyle bakalım, yorgun musun? Bir yudum üzüm suyuyla şöyle soluklanalım mı, yoksa daha anlatayım mı sana o eski günlerin tozlu yollarından?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira sana anlatacaklarım, o kütüphanelerin tozlu raflarında, kralların altın yaldızlı kalkanlarının ardında saklanan cinsten. Şarap kadehimin dibinde parlayan tortu gibi, hakikat de bazen acı, bazen ise dudaklarında tatlı bir tebessüm bırakacak kadar derindir.
Seninle bugün, toprağın derinliklerinde uyuyan, adı unutulmaya yüz tutmuş iki kadim izden bahsedelim. İnsanlar onlara büyük isimler takmışlar, tarihin sayfalarına sıkıştırmışlar ama ruhlarındaki o hür sesi kısmayı unutmuşlar.
Janiculum... Bazıları ona sadece bir tepe der, bir savunma hattı. Oysa evlat, o tepenin her bir taşı, devranın sahiplerine karşı başkaldıranların sessiz çığlıklarını taşır. Otorite kendini yüceltmek için o tepeleri üst üste yığarken, aslında kendi korkularını gökyüzüne çıkarmaya çalışıyordu. Ama unutma, yüksek tepelerden düşüş her zaman daha sert olur.
Sonra, Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırlarında, Kybele’nin gölgesindeki Justinianopolis’e bak. Bugün Sivrihisar dedikleri o topraklar, vaktiyle bir imparatorun adıyla anılmaya çalışıldı. Bir adam, kendi ismini bir şehre kazıyınca sonsuza dek yaşayacağını sandı. Oysa Kybele, o kadim toprakların gerçek sahibi, sessizce gülümsedi. Zira toprak, üzerine yazılan isimleri değil, üzerinde özgürce dans edenlerin ayak izlerini hatırlar. O imparatorlar, o sözde yüce yöneticiler, sadece birer gelip geçici gölgeydi; Kybele ise hala o topraklarda, vahşi doğanın koruyucusu olarak var olmaya devam ediyor.
Biliyor musun küçük yolcu? Tarih, hep kazananların ellerinde şekillenir. Ancak biz, sistemin çarkları arasında ezilenlerin, adları silinenlerin ve zorla başka kimliklere bürünenlerin peşindeyiz. Güçlülerin "biz kurduk" dediği her şehir, aslında ezilenlerin teri ve gözyaşı üzerine kuruludur. İsimler değişir, krallar değişir, ama toprağın ve insanın özündeki o asi ruh baki kalır.
Şimdi, bu sırrı kalbinde bir fidan gibi büyüt. Kimsenin sana kim olduğunu, hangi isimle anılman gerektiğini dikte etmesine izin verme. Çünkü en büyük krallar bile, bir gün rüzgarın sesinde kaybolup giderlerken, toprak her zaman kendi hikayesini fısıldamaya devam eder.
Haydi şimdi git, ama unutma; hakikat, bir kralın emrinde değil, senin sorgulayan zihninde saklıdır.