Şöyle kurulun bakalım ateşin başına, ayaklarınızı uzatın. Gözlerinizi kapatmayın sakın, birazdan anlatacaklarım ne bir rüya ne de sadece tozlu parşömenlerde kalan kuru bir bilgi. Size, büyük bir destanın içinden süzülüp gelen, adını gökyüzü sakinlerinin tahtına kazıyan bir çocuktan; İulus’tan bahsedeceğim.
Eskiden ona Askanios derlerdi. Hani şu şanlı Troya’nın küllerinden doğan, babası Aeneas ile birlikte dalgalı denizleri aşıp İtalya’nın güneşli kıyılarına varan o cesur delikanlı. İtalya’ya ayak bastıklarında her şey karmakarışıktı. Bir yanda savaşın gürültüsü, diğer yanda yepyeni bir yurt kurmanın ağırlığı… İnsanlar korkuyordu ama Askanios, babasının o sarsılmaz mirasını omuzlarında taşıyordu.
Bir gün, kılıçların şakırtısı arasında, bu genç adamın içindeki aslan uyandı. Rutullular ve Etrüskler dört bir yandan üzerlerine çullandığında, Askanios öyle bir strateji kurdu, ordusuna öyle bir ruh üfledi ki düşmanları dize getirdi. Zaferin kokusu havada yayıldığında, insanlar ona sadece bir prens gözüyle değil, artık bir lider gözüyle bakıyordu. İşte o an, efsaneler der ki; ona öyle bir isim verdiler ki, gökyüzü sakinleri bile bunu duyunca başlarını çevirip onayladılar.
Ona "İobum" dediler. Yani "Küçük İuppiter". Gökyüzünün ulu hakimi İuppiter’in yeryüzündeki bir yansıması gibi… Zamanla bu isim dillerde yuvarlandı, yumuşadı ve İulus oldu. İulus artık sadece bir isim değil, koca bir soyun, koca bir imparatorluğun başlangıç harcıydı.
Sonra ne mi yaptı? Kılıcı bir kenara bıraktı, eline temel atma çapasını aldı. Dağların eteklerinde, bugün bile hikayeleri anlatılan o büyük Alba Longa şehrini kurdu. Taş üstüne taş koydu, surları gökyüzüne doğru yükseltti. Belki de bir kadeh kaliteli bir üzüm suyu yudumlarken, kurduğu o şehrin gelecekte ne büyük devleti doğuracağını hayal ediyordu.
İşte bu İulus, bugün tarihin tozlu sayfalarında, o meşhur Julius Caesar’ın ve ardından Augustus’un atası olarak anılır. Yani aslında, küçük bir çocuğun omuzlarında başlayan bu yolculuk, koca bir Roma’nın üzerine kurulduğu temel oldu.
Ne dersiniz? İnsan, bir isimle ne kadar büyük bir kaderin kapısını açabiliyor, değil mi? Şimdi, gidip biraz daha dinlenin; zira büyüklerin hikayeleri ne kadar heyecan verici olsa da, dinleyenin hayali kadar büyüktür. Hadi, rüzgar esmeye başladı bile.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu parşömenlerin kokusuna sinmiş, kralların görkemli zırhlarının ardında gizlenen o çatlakları görmeni istiyorum. Yanıma yaklaş, zihnindeki o kurşun askerleri biraz kenara bırak. Bugün sana Askanios’tan, hani şu büyüklerin 'İulus' diye yere göğe sığdıramadığı o çocuktan bahsedeceğim.
"İktidarın gölgesinde büyüyen bir fidan, her zaman kendi meyvesini vermez, bazen sadece babasının hırsının meyvesini taşır."
Senin İulus diye bildiğin o çocuk, aslında babası Aineias’ın yaktığı bir şehrin küllerinden, yeni bir krallığın temelini atmak için zorla büyütülmüş bir figürdü. Büyüklerin, yani o imparatorların -Caesar’ın, Augustus’un- kendi soylarını tanrılara, özellikle de o gökyüzünün efendisi Iuppiter’e bağlamak için uydurdukları bir masaldır İulus. Kendilerine 'Küçük Iuppiter' diyerek, halka aslında şunu fısıldadılar: "Bizim yönetme hakkımız, göklerden gelen bir kan bağından gelir."
Ama dinle güzel yavrum; bir çocuğa savaş alanında komuta verip, onu kılıçların gölgesinde bir 'lider' olarak yetiştirmek, o çocuğun kendi masumiyetini elinden almaktır. Alba Longa şehrini kurarken taşıdığı taşlar, aslında sadece şehir surlarını değil, babasının bitmeyen savaşlarının yükünü de temsil ediyordu. Rutul’lar ve Etrüsk’lerle yapılan o savaşlarda, Askanios’un eline verilen kılıç, aslında bir çocuğun değil, hırslı bir sistemin eliydi.
Yetişkinler, tarihin sadece parlayan kısımlarına bakarlar; altın yaldızlı isimlere, zafer anıtlarına... Ancak biz biliriz ki, o anıtların altında hep başkalarının alın teri, başkalarının sessizce yutkunulmuş acıları yatar. Askanios, bir kahraman olduğu için değil, bir soyun "meşruiyet" ihtiyacını karşıladığı için İulus yapıldı. Bir damla şarabın neşesiyle şunu hatırla: Hakikat, bir çocuğun kralların tahtına oturmasından daha değerlidir.
"Bir sonraki seferde sana parıltılı isimlerin ardındaki sessizleri anlatacağım; çünkü gerçek, asla bir kralın tahtında oturmaz, her zaman dışarıdaki o ıssız yollarda yürür."