Bak evlat, şu köşeye otur da anlatayım sana. İthake’nin o meşhur, şatafatlı sarayında ne hikayeler döndü, bir bilsen... Hani o talipler, hani o kendi sarayında krallık taslayan başıboş adamlar var ya; işte onların arasında bir de İros vardı.
İros dediğin öyle görkemli bir kahraman değil; sarayın kapısında bekleyen, herkesin "gel bakayım buraya" diye parmağıyla işaret ettiği, biraz açgözlü, biraz da ağzı bozuk bir dilenciydi. Adı aslında Arnaeus’tu ama herkes ona alaycı bir dille İros derdi, hani şu tanrıların habercisi İris’e nazire olsun diye. "Haberci" dediysem öyle kutsal mektuplar taşıdığı falan yok, sağdan soldan topladığı dedikoduları birbirine yetiştirip bir lokma yemek kapma derdindeydi işte.
Günlerden bir gün, bizim Odysseus, o kurnaz mı kurnaz yolcu, tanrıça Athena’nın sihirli dokunuşuyla yaşlı, saçı sakalı birbirine karışmış bir dilenci kılığına girip evine döndü. Saraydaki o arsız talipler, iki dilenciyi yan yana görünce hemen bir eğlence aradılar. "Bak hele, bir dövüş tertipleyelim de biraz gülelim," dediler. Kendi aralarındaki o bitmek bilmeyen şölenlerin ortasına, bu iki zavallıyı attılar.
İros, karşısındaki "ihtiyar" dilencinin aslında kim olduğunu bilmeden, göğsünü kabartıp bir horoz gibi meydana çıktı. "Defol buradan, burası benim bölgem!" diye böbürlendi. Ama o da ne? Odysseus bir anlık boşlukta üzerindeki o eski, yırtık pırtık pelerini bir kenara bırakıverdi. Gökyüzü sakinlerinin bile hayranlıkla izleyeceği o heybetli kaslar, geniş omuzlar, güçlü kollar gün yüzüne çıkıverince İros’un dizlerinin bağı çözüldü. Adamcağız bir titreme tuttu ki, sorma gitsin! Sanki karşısında bir dilenci değil de, Zeus’un yıldırımları gibi bir şey duruyordu.
İros kaçmaya çalıştı, kapıya doğru yeltendi ama o kalabalık, o şenlikli ama bir o kadar da kalpsiz talipler buna izin verir mi? Yakasından tutup geri çektiler. Ne yapsın bizimki? Odysseus, sanki bir tüyü savuşturur gibi tek bir hamle yaptı. İros’un çenesiyle kemikleri arasındaki o garip uyumu bir yumrukla bozup, onu kapının dışına sürükledi.
Talipler mi? Hah! Onlar için İros’un canının yanması ya da dişlerinin dökülmesi sadece bir kahkaha vesilesiydi. Gülmekten yerlere yattılar, kadehlerini havaya kaldırdılar. Ama İros, o gün şunu anladı evlat: Bazen çok bilmişlik, insanın başına hiç ummadığı bir yumruk getirir. İşte öyle, hayat dediğin de biraz şölen, biraz kavga, biraz da işte böyle acı tatlı bir şarap yudumu gibi... Şimdi hadi, git de dinlen biraz, yarın yeni masallar bekler seni.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Diz çökmüş insanların, ayakta duranlardan daha çok şey gördüğünü bilmen gerekir. Sana bugün, sarayın ışıklarından uzak, masaların altına dökülen kırıntılarla karnını doyuran bir gölgeden, İros’tan bahsedeceğim.
Herkes ona sadece "İthakeli dilenci" derdi. Sarayın o gürültülü, şatafatlı ziyafetlerinde, taliplerin oyuncağı olan bir zavallı. Oysa İros, kralların ve kahramanların kurduğu o acımasız düzenin en çıplak aynasıydı. Bir gün, kılık değiştirmiş bir yabancı –hani şu büyük kahraman Odysseus– saraya döndüğünde, o asil beyefendiler ne yaptılar sanıyorsun? Bir insanın acısından, korkusundan ve çaresizliğinden eğlence çıkardılar.
İki dilenciyi, sanki birer dövüş horozuymuş gibi birbirine kışkırttılar. Mytho Anarkhia işte tam bu noktada başlar, güzel evladım; çünkü gerçek kahramanlık, zayıfı güçlüyle dövüştürüp "doğru olan bu" diye bağıranların değil, o çarkın dişlileri arasında ezilenlerin hikayesindedir.
Odysseus kaslarını gösterdiğinde, İros’un dizlerindeki o titremeyi gördün mü? O korku, sadece bir yumruğun korkusu değildi; o korku, hayatı boyunca "daha güçlü olanın her zaman haklı olduğu" yalanıyla büyütülmüş bir insanın, kaçacak yerinin kalmadığını anlamasının hüznüydü. Odysseus’un tek bir darbesiyle kemikleri kırılırken, saraydakilerin o kaba kahkahaları yükseldi. Bir insanın acısını alaya alarak kendi güçlerini kutsadılar.
Şimdi söyle bana, sevgili yavrum, hangisi daha yaralayıcı? Bir kemiğin kırılması mı, yoksa bir sistemin seni sadece bir "eğlence nesnesi" olarak görüp, işi bitince kapı dışarı atması mı? İros, o gün sadece bir kavgayı kaybetmedi; aslında o, kralların dünyasında bir "insan" olmanın bile ne kadar pahalı bir lüks olduğunu bizlere kanıtladı.
Gözlerindeki bu parlaklığı sevdim, evlat. Dünyayı kralların gözünden değil, İros’un o tozlu bakış açısından görmeye devam et. Hayatın neşesi, o sahte ziyafet sofralarında değil, gerçeğin çıplak ve hüzünlü güzelliğinde saklıdır. Tıpkı kadehimdeki son damla gibi; az, ama hakikatin kendisi kadar keskin ve berrak.