Hadi, yaklaşın bakalım şöyle ateşe doğru! Ayaklarınızı uzatın, soğuk vurmasın. Size bugün, adını belki pek duymadığınız ama denizlerin köpüğünde, güneşin sıcaklığında izi olan bir delikanlıdan, İkadios’tan bahsedeceğim.
Eskiden, dünya daha gençken ve gökyüzü sakinleri yeryüzünde dolanırken, güneş tanrısı Apollon, Lykia adındaki güzel bir peri kızıyla karşılaştı. Aşk bu ya, çocukları oldu. İşte o çocuk, İkadios’tu. Anadolu’nun o masmavi kıyılarında büyüdü, annesinin adını yaşatmak için o toprakları "Lykia" diye isimlendirdi. Bugün gezginlerin hayran hayran baktığı o meşhur Patara şehri var ya, işte onun temellerini o attı. Apollon’un ışığı oraya o kadar çok değdi ki, İkadios orayı bir bilicilik merkezi, yani tanrıların sözünün insanlara fısıldandığı bir yer yaptı.
Ama bizimki yerinde duramayanlardandı. Macera ruhuna işlemiş, "Bir de batıyı göreyim" demiş. Atladı gemisine, Akdeniz’in tuzlu sularına bıraktı kendini. Ancak denizler bazen hırçınlaşır, dalgalar gökyüzüne ulaşan dağlar gibi üzerinize devrilir. Bir fırtına koptu ki sormayın; gemisi tahtalarına ayrıldı, İkadios kendini dalgaların insafında buldu. Tam "işte yolun sonu" diye düşünürken, denizlerin kadim dostu bir yunus balığı imdadına yetişti.
O yunus, İkadios’u sırtına alıp buz gibi suların içinden sağ salim çıkardı. Onu Parnassos Dağı’nın eteklerine, yemyeşil yamaçlara kadar taşıdı. İkadios karaya adım attığında, o yunus balığına olan minnetini asla unutmadı. Yunus balığına eski dilde "delphis" derler; işte o yüzden bugün tüm dünyanın bildiği, tanrı Apollon’un kehanetlerinin yankılandığı o kutsal yerin, yani Delphoi’nin adı o gün o yunusla birlikte konulmuş oldu.
Görüyor musunuz? İnsan bir kez yola çıkmaya görsün; hem bir şehrin kaderini belirler, hem de denizlerin dostluğunu kazanır. Şarap kadehimin dibinde kalan son damla bile, İkadios’un o gemideki cesaretini hatırlatıyor bana. Şimdi söyleyin bakalım, siz olsanız okyanusun ortasında, bir yunus sizi kurtarsa, ona nasıl teşekkür ederdiniz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç... Masallarda anlatılmayan, o yaldızlı sarayların tozlu raflarına hapsedilmiş bir sır var. Şarap kadehimdeki son damla kadar berrak ama bir o kadar da yakıcı bir hakikat bu. Bugün sana İkadios’tan bahsedeceğim; hani şu büyük Apollon’un ve Lykia adlı o narin nympha’nın oğlu, Patara’nın kurucusu dedikleri o meşhur figür.
İnsanlar onun adına tapınaklar dikip, geleceği okuduğuna inandıkları o bilicilik merkezlerini birer başarı hikayesi gibi anlatırlar. Oysa güzel yavrum, o "başarı" dediğin şeyin arkasında kimlerin emeği, hangi sessiz çığlıklar var, hiç düşündün mü? Apollon gibi devasa bir gölge, hem gökyüzünde hem yeryüzünde bir otorite gibi yükselirken, onun adına kurulan her şehir aslında kimin iradesinin bir yansımasıydı? İkadios, annesi Lykia’nın ismini toprağa kazıdığında, aslında annesinin ona miras bıraktığı kadim doğa bilgeliğini, babasının o sert ve buyurgan gökyüzü yasalarına teslim etmiyor muydu?
Bir de şu yunus balığı meselesi var... Derler ki gemisi battığında bir yunus onu kurtarmış, o da minnetle Delphoi şehrini kurmuş. Ne güzel bir hikaye, değil mi? Ama gel, bir de şöyle düşün küçük dostum: Denizlerin o özgür ve vahşi çocuğu olan yunus, neden İkadios’u Parnassos’un yamaçlarına, yani o "otorite merkezine" taşıdı? Belki de o yunus, kendi krallığını kurmaya çalışan bir insanın hırsına, sadece bir rehber değil, bir mahkumiyetin tanığı oldu. İnsanlar bir şehre isim verirken, doğanın sessiz bir dostunu bir kalkan gibi kullanmaktan hiç çekinmezler.
Bak güzel evladım, tarih dediğin şey, birilerinin yunus balıklarının sırtında yükselirken, diğerlerinin denizin dibinde unutuluşa terk edildiği bir oyun alanıdır. Apollon’un tapınakları yükselirken, kim bilir kaç ses, kaç rüya, kaç hakikat o yüksek sütunların altında ezildi? İkadios bir kahraman olarak anılır, evet. Ama gerçek, onun kurduğu şehirlerin duvarlarında değil, denizin o dalgalı derinliklerinde, o yunus balığının gözlerinde saklıdır. Otorite her zaman kendine bir hikaye yazar; bizim işimiz ise o hikayenin satır aralarına gizlenmiş olan "neden" sorusunu sormaktır. Şimdi git, rüzgarın fısıltısını dinle; kralların değil, denizin ne söylediğini anla.