Gelin bakalım küçükler, şöyle ateşin etrafına sokulun. Şu elinizdeki zeytinleri de bırakın, kulak verin; size bir zamanlar Argos topraklarında yaşanmış, hem biraz hüzünlü hem de kalbi iyilikle dolu bir genç kadının hikayesini anlatayım.
Eski zamanlarda, Argos Kralı Danaos’un elli tane kızı vardı. Hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden zekiydi ama babalarının başına dert olan bir durum vardı: Kardeşi Aigyptos’un elli oğlu, bu kızlarla evlenmek için kapıya dayanmıştı. Danaos, kardeşinin çocuklarından hiç mi hiç hazzetmezdi, onları birer düşman gibi görürdü. Kızlarını yanına çağırdı, gözlerinde o soğuk ve karanlık kararı taşıyarak "Bu evlilik bir tuzak!" dedi. "Sizden tek bir isteğim var: Düğün gecesi, koca hançerlerinizi alacak ve bu adamları uykularında son yolculuklarına uğurlayacaksınız!"
Düşünsenize, bir düğün gecesi ve elinizde bir hançer... Korkunç, değil mi? Gökyüzü sakinleri bile o gece bulutların arkasına saklanıp yüzlerini çevirmişti.
Kızların hepsi babalarının sözünden çıkmadı. Hepsine verilen o ağır görevi yerine getirdiler, maalesef ki ellerini kana buladılar. Ama içlerinden biri, en küçükleri olan Hypermestra, farklıydı. O, hançerini bir kenara bıraktı. Kocası Lynkeus’a baktı; onun masumiyetini, belki de gelecekte doğacak çocukların hayalini gördü. Aşkın ve merhametin sesi, babasının öfkesinden daha güçlü gelmişti ona. Hypermestra, Lynkeus’u uyandırmadan, o karanlık gecenin dehşetinden kaçırdı. Onu kurtardı.
Sabah olduğunda babası Danaos, diğer kırk dokuz kızının "görevlerini" yerine getirdiğini görünce sevindi sanmayın, aksine öfkeden deliye döndü. Hypermestra’nın bu itaatsizliği, kralın gözünde en büyük suçtu. Kendi kızını zincirlere vurdurdu ve onu Argos mahkemesinin önüne çıkardı.
O mahkemeyi görmeliydiniz! Herkes Hypermestra’nın o güzel gözlerinde korku göreceğini sanıyordu ama o, başı dik durdu. Neden mi? Çünkü o, adaletin sadece kralların emri değil, aynı zamanda insanın kendi vicdanı olduğunu biliyordu. Mahkeme heyeti karşısında o kadar etkileyici, o kadar bilgece konuştu ki, yargıçlar bile kadehlerindeki şarabı yudumlarken birbirlerine bakıp duraksadılar. Sonunda, Hypermestra beraat etti. Haklılığı, babasının kibrini yenmişti.
Sonra ne mi oldu? Lynkeus ile mutlu bir yuva kurdular. Hatta Abas adında bir oğulları oldu ki, soyu nesiller boyu devam etti. Aiskhylos adında usta bir anlatıcı, yıllar sonra bu kızın dramını ve cesaretini dizelere dökmüştü, ama o dizeler zamanın tozlu raflarında kayboldu gitti.
Yine de Hypermestra’nın adı, tarihin sayfalarında "itaat etmeyen, yüreğinin sesini dinleyen kadın" olarak kazılı kaldı. Şimdi, uyku vaktiniz gelene kadar şunu düşünün: Birinin size verdiği emir, kalbinizdeki o sessiz fısıltıya aykırıysa, hangisini dinlemek daha zordur?
Hadi bakalım, rüyalarınızda belki Lynkeus’un kaçtığı o patikaları görürsünüz. İyi geceler, küçük yaramazlar.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler: Hypermestra’nın Yarım Kalan Hançeri
Bak dinle beni küçük yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kralların tozlu perdelerinin ardında, tarihçilerin titreyerek sustuğu bir sır vardır. Sen hiç, bir babanın otoritesinin bir emre dönüştüğünde, o emrin bir çocuğun kalbini nasıl zindana çevirdiğini düşündün mü? Bizim dünyamızda krallar, kendi hırslarını evrenin yasası sanırlar. Ama bak evlat, gerçekler bazen bir hançerin soğuk metalinde değil, o hançeri indirmeyi reddeden titreyen bir elde saklıdır.
Hypermestra’nın hikayesi, bize öğretilen o "itaatkar kız çocuğu" masalına hiç benzemez. Babası Danaos, kendi krallık hırsı ve kardeşine duyduğu öfke uğruna, elli kızını elli damada adeta birer kurbanlık koyun gibi sunmuştu. "Öldürün onları!" dedi baba; sanki sevgi, bir babanın dudaklarından dökülen emirle zehire dönüşebilecek bir şeymiş gibi. Kırk dokuz kız kardeş, korkudan mı yoksa o sistemin dişlilerine yenik düştüklerinden mi bilinmez, babalarının arzusuna boyun eğdiler. O gece, yatak odalarından yükselen çığlıklar tarihin tozlu sayfalarında birer sessizlik olarak kaldı.
Ama sevgili evladım, Hypermestra başkaydı. O, otoritenin "yap" dediği şeye "hayır" diyebilme cesaretini gösteren, o sessizliğin ortasında tek başına duran bir aykırıydı. Kocası Lynkeus’u öldürmedi. Bir hançerin sivri ucunda bir yaşamın son bulması yerine, o, bir geleceğin tohumunu ekti. Abas’ın doğumu, bir babanın zorbalığına karşı atılmış en bilgece çığlıktı.
Sana şunu fısıldayayım; Hypermestra mahkemeye çıktığında yargılanan şey onun suçsuzluğu değildi, yargılanan şey babasının mutlak itaat bekleyen zehirli otoritesiydi. İnsanlar onun "affedildiğini" söyler ama aslında o, kendi vicdanını kralın yasasından üstün tutarak, tüm sistemin yargıcını yargılamıştı.
Bak güzel çocuğum, şarap kadehimi biraz neşeyle kaldırıyorum; çünkü tarih, itaat edenlerin değil, doğru bildiği uğruna otoritenin karanlığına elindeki ışığı tutanların hatırasıyla yaşar. Unutma, bazen en büyük kahramanlık, büyük bir savaşı kazanmak değil, zalim bir babanın elindeki o ağır hançeri yere bırakmaktır. Gerçekler, birilerinin canını acıtsa bile, Hypermestra’nın o yarım kalan hançeri gibi dürüst olmalıdır.