Eski zamanlarda, Phrygia’nın kekik kokulu yamaçlarında Hymnos adında bir çoban yaşardı. Öyle kibirli, öyle gösterişli biri sanma onu; sadece gözlerinde güneşin doğuşu gibi bir parıltı, kavalında ise rüzgarın en derin sırları vardı. Hymnos, dağların serin gölgelerinde dolaşan Nikaia’ya gönlünü kaptırmıştı. Nikaia, Artemis’in en hızlı koşan, en keskin gözlü yoldaşlarından biriydi. Öyle bir nympha düşün ki, bir geyik kadar ürkek, bir şelale kadar da hırçındı.
Nikaia, aşka kapılarını sıkı sıkıya kapatmıştı. "Aşk mı?" derdi sanki, "O da ne? Benim tek yoldaşım yayım ve okumdur." Kalbi sanki buz tutmuş bir pınar gibiydi; yanına hiçbir erkeğin yaklaşmasına izin vermez, yaklaşanı da en sert bakışlarıyla oradan kovardı.
Bizim Hymnos, gençliğin verdiği o gözü pek cesaretle, bir gün dayanamadı. Kalbindeki sızıyı artık kavalının ezgilerine sığdıramaz olmuştu. Nikaia’nın karşısına çıktı, diz çöktü ve ona olan sevdasını anlattı. Kelimeleri, yaz güneşinin altında eriyen kar gibi içtendi. Ama Nikaia için bu, bir sevda ilanı değil, bir saldırı gibiydi. Öfkesi, gökyüzü sakinlerinin bile ürperdiği bir fırtınaya dönüştü. O hiddetle yayını çekti ve nişan aldı.
Bir ok sesi yankılandı dağlarda. Hymnos, o sevgi dolu gözlerini son kez kapatıp yere yığıldığında, doğa bir anlığına durdu. Sanki zaman, o delikanlının son nefesiyle birlikte donup kaldı. Dağlardaki çınarlar yapraklarını döktü, akan sular sessizliğe büründü. Hatta avcılıkta üzerine olmayan, kalbi taştan sanılan Artemis bile, bu genç çobanın cansız bedeni karşısında gözyaşlarını tutamadı.
Demem odur ki evlat; bazen en saf sevgi bile, nasır tutmuş bir kalbin sertliğine çarptığında hüzünlü bir şarkıya dönüşür. Hymnos, o günden sonra sadece toprağın altında değil, rüzgarın fısıltısında ve dağların sessizliğinde yaşamaya devam etti. İşte böyle; hayat bazen bir yudum bal, bazen bir damla acıdır. Ama unutma, arkasında bir hikaye bırakanın ruhu asla tam anlamıyla ölmez.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, yaşlı dostum, kulak ver; masallarda anlatılmayan bir sır vardır. İnsanlar kralların, tanrıların altın yaldızlı zırhlarını parlatıp onları göklere çıkarır ama o zırhların altında çoğu zaman ezilen bir vicdan ya da yok edilen bir masumiyet gizlidir.
Phrygia’nın serin rüzgarlarını ciğerlerine çeken, elinde bir kaval, kalbinde ise şarkılar taşıyan Hymnos adında bir çoban vardı. O, toprağın sadık bir evladıydı; ne bir taht hırsı vardı ne de dünyaları fethetme arzusu. Sadece, Nikaia adında, Artemis’in çevresinde dönen o vahşi ve dokunulmaz nympha’nın ay ışığı vuran yüzüne hayrandı.
Peki, sence güç nedir, güzel yavrum? Otorite dediğin, sadece emir vermek mi? Nikaia, sistemin bir parçasıydı; tanrıçanın gölgesinde, erkekliğin her türüne kapılarını kapatmış, kendi içine hapsolmuş bir kalkanın ardındaydı. Oysa Hymnos, bir imparatorun fermanıyla değil, sadece saf bir tutkunun dürüstlüğüyle ona yaklaştı. Sessizlerin sesi, ancak bir ok yarasının sızısıyla duyulabildi. O kızın, korkusundan ve sistemin ona "asla boyun eğme" diye fısıldadığı o zehirli öğretiden dolayı, bir çobanın kalbini tek bir okla durdurması sence zafer miydi?
Bütün doğa sustu o gün, evlat. Koca yürekli Artemis bile, kendi kurallarının bir gencin nefesini nasıl kestiğini görünce bir damla yaş döktü. Ama kralların tarihçileri bu ölümü "gerekli bir savunma" olarak yazdı. Hani o bilgece bir neşeyle yudumladığım şarabın tortusu dibe çöker ya, işte gerçekler de o dibe çöken acı hakikattir; krallar unutulur ama o masum çobanın dökülen kanı toprağın bağrında hep yankılanır.
Sorgula minik yolcu; birinin diğerine "hayır" deme hakkı, o kişinin yaşam hakkını elinden almasını haklı çıkarır mı? Yoksa bu sadece, katı kuralların, sevginin önüne ördüğü soğuk bir duvar mı?
Unutma, bazen en büyük kahramanlar, kılıç sallayanlar değil; sadece sevmeye cüret edip, uğruna ölmeyi bilen o sessiz çobanlardır.