Şöyle yaklaşın evlatlarım, ateşin çıtırtısı şarabın kadeh içindeki dansına eşlik ederken size Hylas’ın hikayesini anlatayım. Herakles’i bilirsiniz, hani şu kasları dağlardan büyük, kalbi bazen bir çocuk kadar aceleci olan koca yiğit. İşte o koca yiğidin yanından hiç ayırmadığı, güneşin ışığını sanki kendi saçlarına hapsetmiş genç bir delikanlı vardı: Hylas.
Argonaut’lar, yani o meşhur altın postun peşindeki kahramanlar grubuyla yola koyulduklarında, gemi Mysia kıyılarına yanaştı. Herakles’in küreği çatlamıştı, ah o koca adam... Elinde olsa ormanın yarısını sırtlanıp getirecekti ama sadece kendine uygun bir ağaç arıyordu. Hylas ise, "Ben bir çeşme bulur, buz gibi bir su getiririm," diyerek ormanın derinliklerine daldı.
İşte ne olduysa o gölgeli ve serin ağaçların arasında oldu. Hylas bir pınarın başına vardığında, suyun üzerinde öyle güzel pırıltılar gördü ki... O pırıltılar aslında ormanın gizemli sakinleri olan nympha’lardı. Gökyüzü sakinlerinin yeryüzündeki en zarif yansımaları, bu yakışıklı delikanlıya öyle bir tutuldular ki, onu kendi dünyalarının bir parçası yapmaya karar verdiler. Hylas pınara eğildi, avuçlarını doldurmak istedi ama pınarın derinlikleri onu çoktan kucaklamıştı bile.
Gemide ise endişe rüzgarları esmeye başlamıştı. Polyphemos, "Hylas! Neredesin Hylas!" diye bağırdığında orman sadece yankısıyla cevap verdi. Herakles ormana koştu, ağaçları bir yaprak gibi araladı ama nafile. Genç delikanlı çoktan bir efsaneye dönüşmüştü bile. Kaptanlar sabırsızdı, rüzgarı bekletmek olmazdı; gemi demir aldı ve Hylas, o güzel kıyıda hatıraların içinde kaldı.
Polyphemos ise arkadaşını aramaktan vazgeçmedi. O bölgede kaldı, bir şehir inşa etti. Bugün sizin Bursa dediğiniz, o güzelim yeşil toprakların temeli belki de bu dostluk arayışıyla atıldı. Herakles mi? O, Mysia halkını suçladı, "Bulun onu!" diye fermanlar saldı. O gün bugündür, oradaki rahipler dağa, o yüce Mysia Olympos’una hani sizin Uludağ dediğiniz yere çıkarlar. Kutsal törenlerinde üç kez "Hylas!" diye bağırırlar. Sesleri rüzgara karışır, dağın eteklerinde yankılanır.
Kim bilir, belki de hala o pınarın başında, nympha’ların şarkılarıyla ölümsüzlüğü yaşıyordur. Şimdi söyleyin bakalım, macera dediğin sadece yollarda mı yaşanır, yoksa bir pınarın serinliğinde, sonsuz bir uykuda mı gizlidir?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanlık hikayelerinin derinlerinde, tozlu raflarda saklanan başka bir sır var. Yanıma otur, belki biraz şarapla zihnimizi keskinleştiririz ama esas niyetim, sana o büyük adamların gölgesinde kalan sessiz bir haykırışı duyurmak.
Herakles’i bilirsin; hani o kaslı, yenilmez, her şeyi gücüyle çözdüğünü sanan büyük kahraman. O, Hēraklēs’in yanında bir gölge gibi dolanan, onun hırsına ve seferlerine mecbur bırakılan genç Hylas’ı hiç duydun mu? Çocuk, bir kahramanın oyuncağı veya bir koruma kalkanı gibi oradan oraya sürükleniyordu. Bir gün su aramak için o derin ormanlara daldığında, aslında sadece kana kana su içmek değil, belki de o bitmek bilmeyen "kahramanlık" yükünden kurtulmak istiyordu.
Sana anlatılanlarda Nympha’ların onu tutkuyla kaçırdığı söylenir, değil mi? Ama gerçeğin başka bir yüzü var güzel evladım. Hylas, birilerinin hırsının, kırılan bir küreğin, bitmek bilmeyen seferlerin ağırlığından o pınarın serinliğine kaçtı. Belki de sistemin ona biçtiği "sadık yardımcı" rolünden bıkmıştı. O pınarın dibi, Hēraklēs’in kaba gücünden çok daha şefkatli gelmiş olmalı ona.
Polphēmos, o yaşlı dost, çocuğun adını ormanlarda haykırırken aslında sadece bir genci değil, masumiyetin kaybedilişini de arıyordu. Ama ne oldu biliyor musun? Güç sahipleri durmaz. Hēraklēs, kaybettiği o "değerli eşyasını" bulmak için masum insanları tutsak etti, toprakları ateşe verdi. Bir insanın kayboluşu bile, kralların veya kahramanların elinde yeni bir şiddet gerekçesine dönüştü.
Sonra ne mi oldu? Oraya Kios dediler, sonra Prusa... Bugün senin bildiğin Bursa oldu. Yıllarca o dağlarda, bizim Olympos’umuzun eteklerinde rahipler Hylas’ın adını haykırdı. Sanıyorlar ki bu bir yas töreni; oysa o sesler, yüzyıllar boyunca gücün altında ezilen her bir Hylas’ın, bir gün o pınarın serinliğinde özgür kalabileceğine dair fısıldanan bir umut türküsüydü.
Görüyor musun evlat? Tarih, kazananların sesiyle yazılır ama gerçekler, suyun dibinde yankılanan o sessiz çığlıklarda saklıdır. Kimsenin "kahraman" diye diktiği heykellere körü körüne inanma; onların ardında bıraktıkları yaraları, bizim gibi fani gözler, ancak hakikati aradığında görebilir.