Bak evlat, kulaklarını iyice aç da sana babaların babası Herakles’in oğlu Hyllos’un hikayesini anlatayım. Öyle kuru bir anlatı sanma bunu; koca bir efsanenin yükünü omuzlarında taşıyan genç bir yüreğin hikayesidir bu.
Herakles dediğin, hani şu gökyüzü sakinlerinin bile çekindiği, devasa işlerin üstesinden gelen o koca adam... İşte Hyllos, onun kanından, onun canındandı. Ama çocukluk dediğin, hele ki böyle bir babanın gölgesinde büyüyorsan, pek de huzurlu geçmez. Bir gün, o meşum gömlek yüzünden babasının bedenini ateşler sarınca, Hyllos kederin ne demek olduğunu o acı anlarda öğrendi. Düşünsene, her şeyi alt eden baban, şimdi dertlerin en ağırı karşısında sana bakıyor, son sözlerini emanet ediyor. Hyllos, babasının son nefesine dek yanında durdu; omuzlarına binen o ağır yasla, birdenbire çocukluktan çıkıp bir yiğitlik sınavına girdi.
Babası toprağa karıştığında, Hyllos artık sadece bir oğul değil, koca bir sülalenin umudu olmuştu. İole ile gönül bağını kurdu, kalbine biraz huzur aradı ama yazgı dediğin onun peşini bırakır mı? Babasının mirası, sadece o efsanevi sopası veya aslan postu değildi; aynı zamanda bitmek bilmeyen kavgalar, bitmek bilmeyen arayışlardı.
Hyllos, Herakles’in oğullarını ardına taktı. Peloponnese topraklarında bir yurt, bir gelecek bulabilmek için kalkanını kuşanıp yollara düştü. Bir elinde babasından kalan onur, diğer elinde evlatların yaşama tutunma çabası... Çok savaştı, çok çabaladı. Şarabın neşesinden uzak, toprak kokulu zorlu yollarda, babasının gölgesi altında kendi ışığını bulmaya çalışan bir adamdı o.
İşte hayat böyledir küçük dostum; bazen bir kahramanın mirasını taşırsın, bazen de kendi yolunu kanınla, terinle çizersin. Hyllos da böyle yaptı. Tarihin tozlu sayfalarına sadece "Herakles’in oğlu" olarak değil, kendi kılıcının hakkını veren, sonuna kadar mücadele eden bir yürek olarak geçti. Şimdi, biraz daha büyü de gör; dünyanın yükü, aslında insanın kendi elleriyle ne kadar güzelleşebilirmiş...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Dizlerime otur da dinle, zira rüzgar bugün başka esiyor. Hani o devasa heykellerde, kalkanlarda adı altın harflerle yazılan Herakles’ten bahsederler ya; hani şu dünyayı sırtında taşıdığını iddia eden, gücün doruğundaki adam? Onun gölgesinde büyüyen küçük bir fidan vardı: Hyllos.
Sana soruyorum evlat, bir babanın hırsı, evladının omuzlarına ne kadar ağır bir yük bindirebilir?
Dünyanın en güçlü adamı sayılan o "kahramanın" son nefesini verirken, kendi acısını dindirmek için oğluna neler yaptırdığını biliyor musun? Deianeira, o talihsiz anne, bir çaresizlik anında büyüye sığınmış, ama o büyü koskoca bir hayatı küle çevirmişti. Hyllos, babasının iniltileri arasında o korkunç vasiyeti dinlerken, çocukluğu o alevlerle birlikte sönüp gitti. İnsanlar buna "yiğitlik" derler, ben ise sadece bir babanın, kendi hayal kırıklığını bir çocuğun omuzlarına yükleyişini görüyorum. Güç, bazen en çok kendi yuvasını yakar.
Sonra ne mi oldu? Sarhoş edici zafer şarabından bir yudum alıp düşünelim... Iole ile evlendirildi Hyllos. Ama bu bir aşk masalı değildi, bu bir hanedan hesabıydı. Babasının yarım bıraktığı o kanlı miras, Hyllos’un eline bir kılıç gibi tutuşturuldu. Peloponnesos topraklarında, babasının gölgesinden kurtulmaya çalışırken, aslında yine o gölgenin ördüğü hapishanede savaştı durdu.
Bak güzel yavrum, kralların ve kahramanların isimleri gökyüzüne yazılır ama o isimleri ayakta tutanların, yani Hyllos gibi unutulmuş gençlerin döktüğü ter ve gözyaşı toprağa karışır.
Sistem, Hyllos’a "sen bir kahramanın oğlusun, ölmen gerekse bile ölmelisin" dedi. Oysa o da sadece yaşamak, kendi hikayesini yazmak isteyen bir çocuktu. Tarih kitapları onun savaştığını söyler, ama ben onun aslında bir babanın büyük kibrinden kurtulmaya çalıştığını görüyorum. Kahramanların gölgesi, bazen güneşin kendisinden daha yakıcıdır. Sen sakın o gölgeye sığınma; kendi güneşini kendin bul, olur mu?"