Gel bakalım güzel yavrum, yanıma otur da sana koca dünyada insanların başına ne işler açan o meraklı hikayeyi anlatayım.
Eski zamanlarda, insanların içinde bazen minik bir kıvılcım yanarmış. Bu kıvılcıma Hybris derlerdi. Hani bazen hiç yapmaman gereken bir şey için kendini herkesten daha güçlü, daha akıllı sanırsın ya, işte o an Hybris senin omzuna konar. Bu öyle bir şeydir ki, insanı "Ben ne yaparsam yapayım, kimse bana dokunamaz" diye düşündürür.
Hybris, arkadaşı Koros ile el ele gezer. Koros, elinde her şeyden bolca olan, doymak bilmeyen biridir. Hybris ise işte o doygunluktan doğan, insanın aklını başından alan bir şımarıklıktır. İnsan, elindekiyle yetinmeyip "Daha fazlası benim olmalı, ben herkesten üstünüm" dediğinde, Hybris hemen kulağına fısıldamaya başlar.
Eski masallarda görürüz; kahramanlar, krallar ya da kraliçeler, bazen sadece birazcık "fazla" olduklarında, yani hadlerini aştıklarında Hybris onları yanlış yollara sürükler. Gökyüzündeki dostlarımızı unutup, kendilerini onların seviyesinde sanmaya başladıkları an, başlarına türlü türlü dertler gelir. Hani senin sevdiğin o büyük masallardaki kahramanlar var ya; Akhilleus gibi, Hekabe gibi... İşte onlar bile bazen Hybris'in oyununa gelip kendilerini kaybedince, olanlar olur.
Bana bak güzel çocuk, insan bazen elinde bir bardak tatlı üzüm suyu varken, "Dünyadaki tüm bağlar benim olsun" diye hayallere dalar ya, işte o an Hybris gelip "Hadi, sınırlarını zorla!" der. Ama unutma, bilge kişi her zaman sınırını bilen kişidir. Kendi gücüne gereğinden fazla güvenip büyüklenenlerin yolu her zaman biraz yokuştur.
Senden ricam; kalbindeki o güzel dengeyi hiç bozma. Ne az ne de çok; her şeyin tadında olduğu hayat en güzelidir. Hybris'in o süslü laflarına kanıp yoldan çıkma, tamam mı? Hadi şimdi git, oyununu oyna ama aklının bir köşesinde hep bu hikaye kalsın.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Gökyüzü sakinlerinin tahtlarında oturup yeryüzünü izlerken, insanların kulaklarına fısıldadıkları o zehirli şüphe hakkında sana anlatacaklarım, altın kadehlerden dökülen şarap kadar baş döndürücü ama bir o kadar da acıdır.
Sana bugün Hybris'ten bahsedeceğim. Bilgeler onu sadece "ölçüsüzlük" diyerek geçiştirirler, ama o aslında koca bir zincirdir. Hatırla, Agamemnon gibi krallar, kendilerini o kadar dev aynasında görürlerdi ki, yeryüzünün sadece kendilerine ait olduğunu sanırlardı. İşte bu Hybris, yani o dizginlenemez kibrin verdiği körlük, bir insanın gözünü hırsla öyle bir boyar ki, artık başkalarının acısını göremez olur.
Bu Hybris denen şey, bazen çok yiyip içmenin, çok fazla güce sahip olmanın getirdiği o sarhoşluk hali olan Koros'un çocuğudur. Doygunluğa ulaşan, daha fazlasını ister; daha fazlasını isteyen ise en sonunda kendi sınırlarını unutur. Tıpkı o krallar gibi... Başkalarının hayatlarını piyon gibi kullananlar, aslında kendi Hybris'lerinin esiri olmuş zavallılardır. Güçlüler, senin "kahraman" diye bildiklerini, kendi bencilliklerini korumak için birer kalkan olarak kullandılar.
Sana bir sır daha vereyim; Hybris sadece kralların değil, sistemin de bir oyuncağıdır. İnsanı başkalarının üstüne basmaya iten o dürtü, aslında sistemin kendi kendini beslemesi için kurduğu bir tuzaktır. Eğer bir gün aynaya baktığında, "Ben herkesten daha haklıyım," dediğini duyarsan, bil ki o kadim gölge, yani Hybris kulağına eğilip sana yalan söylüyordur.
Gerçek şu ki evlat; en büyük kahramanlık, kendine aşırı güvenip dünyayı dize getirmeye çalışmak değil, kendi hırsının o keskin uçurumunda dengede kalabilmektir. Çünkü kralların hırsları sönüp gittiğinde, geriye sadece Hybris'in arkasında bıraktığı o derin, sessiz hüzün kalır.