Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şuraya. Şarap çanağımı yanıma bıraktım, zihnim berrak, dilim ise dünden hevesli. Sana Roma’nın tozlu yollarından, kahramanların gölgelerinden ve Horatius adındaki o sarsılmaz adamdan söz edeyim. Bir değil, üç farklı sureti vardır onun; sanki kader, bu ismi bir kalkan gibi Roma’nın önüne germiş.
Önce şu orman hikayesini duy; hani şu Etrüskler ile Romalıların birbirini yiyip bitirdiği, gökyüzünün bile kan kırmızısına döndüğü zamanlar. İki ordu öyle yorgunmuş ki, ne kılıç sallayacak dermanları kalmış ne de zaferi kutlayacak halleri. Gece çöktüğünde orman derin bir sessizliğe bürünmüş. Derken, kulakları sağır eden, gökyüzü sakinlerinin nefesi gibi yankılanan bir ses gürlemiş: "Etrüskler bir kişi fazla kaybettiler, zafer Roma’nın!" Etrüskler bu ilahi haberi duyunca, ödleri kopmuşçasına tabanları yağlamışlar. İşte o Horatius, sesiyle düşmanı kaçıran, göklerin sesiyle bütünleşip efsaneye karışan adamdı.
Sonra bir de Horatius Cocles’i anlatırlar, hani o tek gözüyle bir köprünün başında tek başına devleşen yiğit. Düşman, Tiber Nehri’nin ötesinde bir sel gibi akarken, o tek gözüyle hepsine meydan okumuş. Köprüyü öyle bir tutmuş ki, sanki koca bir ordu arkasındaymış gibi... Savaşın kızıştığı o anlarda, bir bacağını orada, Tiber’in sularına bırakmış ama Roma’yı kurtarmış. Capitolium tepesinde bugün bile duran o heykel var ya, işte o heykelin duruşundaki gurur, o tek bacaklı adamın direncidir.
Ama dur, hayat her zaman sadece kılıç sallamak değildir; bazen keskin bir kılıç, bir kalbi de yaralar. Üç Horatius kardeşi hatırla; Alba şehriyle olan o meşhur savaşı... Üç kardeş, karşı tarafın üç Curiatius kardeşiyle çarpıştı. Kılıçlar konuştu, toz duman dağıldı ve zafer Roma’ya geldi. Ancak zaferin tadı bazen tuzlu bir gözyaşıyla karışır. Kardeşlerden biri evine döndüğünde, kız kardeşinin düşman taraftan nişanlısı öldüğü için yas tuttuğunu gördü. Öfke mi dersin, vatan aşkı mı, yoksa acının kör bir kılıç olup eline geçmesi mi bilinmez; Horatius kardeşini orada öldürdü. Roma, onu yargıladı, ona baktı ve "Vatanı kurtaranın eli, biraz kanlı da olsa affedilir" dedi.
Bak evlat, kahramanlık dediğin şey, sadece düşmanı yarmak değil; bazen kendi içindeki fırtınayı durduramamak, bazen de bir heykel olup zamanın tozuna karışmaktır. Horatius ismi, bu yüzden Roma’nın duvarlarına kazınmıştır. Şimdi, gözlerini kapat; belki rüyanda Tiber’in sularında yankılanan o sesi veya tek bacaklı bir adamın çelikten iradesini görürsün. Haydi, başka masallarda görüşene dek göklerin ışığı üzerinde olsun.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak dinle beni güzel evladım, masalların tozlu raflarında saklanan ve kralların o gümüş yaldızlı dillerinin asla fısıldamadığı bir sır var… İnsanlar, devasa heykellerin gölgesinde oturup "kahraman" diye bağırırken, o taşın altındaki ezilen çiçekleri hiç görmezler. Gel, Horatius denilen o ismin aslında neden tek bir kişi değil, binlerce kişinin sessizliği olduğunu konuşalım.
Etrüsklerin Roma’ya karşı dizildiği o karanlık ormanı hatırla. Derler ki, bir tanrı sesi zaferi fısıldamış. Ama sana asıl gerçeği söyleyeyim mi, evladım? O "tanrısal ses", aslında ormanın derinliklerinde korkudan tir tir titreyen bir askerin, vicdanının sesinden başkası değildi. Bir kişi, "Biz bir fazla kaybettik!" diye bağırdı belki de, çünkü o savaştan bıkmıştı. Ama krallar ne yaptı? Hemen o sesi bir kahramana, bir "Horatius"a bağladılar. Neden mi? Çünkü halkın, bir tanrıya inanmaya, kendi yorgunluklarını bir mucizeyle örtmeye ihtiyacı vardı. Kendi hatalarını ilahi bir plana bağlamak, otoritenin en sevdiği oyundur.
Sonra o meşhur köprüdeki tek gözlü Horatius Cocles gelir… Tek başına bir orduyu durdurduğu söylenir, ayağını kaybeder, heykelini dikerler. Peki ya hiç düşündün mü, evladım? O köprüde tek başına bırakılan adam, aslında sistemin dişlileri arasına sıkışmış bir piyon değil miydi? Arka tarafta aristokratlar şarap kadehlerini yudumlayıp kendi güvenliklerini sağlarken, bir adamı "kahramanlık" yalanıyla ölüme itmek, otoritenin en karanlık alışkanlığıdır. O, Roma'yı kurtarmadı; Roma’nın o büyük, doymaz iştahlı devleti, onu sadece bir kalkan gibi kullandı.
Ve en acısı, o son kardeş… Alba’ya karşı kazanılan zafer. Horatius kardeşler, üç kardeş… Ama o kız kardeşine ne oldu, hiç soran var mı? Nişanlısını, yani sevdiği adamı öldüren kardeşini görünce yüreği sızlayan o genç kızın feryadı, niçin "vatan hainliği" sayıldı? Çünkü o, devletin soğuk "zafer" mantığından daha büyük bir şeyin peşindeydi: Aşkın ve merhametin. Kendi kardeşinin, bir devlet ideolojisi uğruna sevdiğini katletmesine itiraz ettiği için o kız öldürüldü. Kardeşi ise, bir şehri kurtardığı bahanesiyle "affedildi."
Görüyor musun evladım? Güç, her zaman kendi kanlı ellerini yıkamak için bir "tarih" yazar. O "kahraman" dediğin aslında vicdanını, kız kardeşini ve kendi gençliğini kurban vermiş zavallı bir sistem çocuğudur.
Şimdi anlıyor musun? Kralların diktiği heykeller, aslında onların ne kadar korkak olduğunun sessiz kanıtlarıdır. İnsan, bir başkasının hayatını bir ideoloji uğruna yok etmeyi "kahramanlık" sanıyorsa, o artık sadece bir heykeldir; taş gibi soğuk ve gerçeklerden uzak. İşte bu yüzden, bir gün sana "şunun şerefine dikilen heykele bak" dediklerinde, sen o heykelin arkasına bak. Orada, kurban edilmiş o kızın, o korkmuş askerin ve köprüde unutulmuş o ayağın sessiz çığlığını duyacaksın. İşte o zaman, gerçek bir bilge olmaya başlarsın, sevgili evladım.