Gel bakalım küçük dostum, yanıma otur da sana eski zamanlardan, atların kişnemesiyle yankılanan uzak diyarlardan bir masal anlatayım.
Hippodameia isminde bir prenses varmış. İsmi, atları dizginlemeyi bilen demekmiş. Bu kız o kadar güzelmiş ki, görenler adeta donup kalırmış. Babası Pisa Kralı Oinomaos, biraz huysuz bir adammış. Kızının evlenmesini hiç istemiyormuş, çünkü bir gün tahtını damadına kaptıracağından korkuyormuş. Bu yüzden demiş ki: "Kim kızımı almak isterse benimle at arabası yarışına girsin, kazanan kızı alır." Ama babanın atları rüzgardan bile hızlıymış, bir de üstüne yarışa girenleri şaşırtmak için güzel Hippodameia'yı onların arabasına bindirirmiş. Zavallı talipler kızın güzelliğine dalıp yarışı kaybeder, baba da onları cezalandırırmış.
Sonra Pelops adında bir delikanlı gelmiş. Hippodameia onu görür görmez, işte bu benim kaderim demiş. Babasının arabasını süren Myrtilos adlı seyise gidip, "Bu yarışı Pelops kazanmalı, ne istersen yaparım," demiş. Myrtilos, babanın arabasının tekerleklerini tutan o küçük demir çivileri gizlice gevşetmiş. Yarış günü geldiğinde, Oinomaos gaza basıp hızlanınca araba çatırdayarak dağılmış, kral da devrilmiş.
Pelops, Hippodameia'yı alıp yurduna doğru yola çıkmış. Ama sonra işler biraz karışmış; hani şu arabacı Myrtilos vardı ya, Pelops ona verdiği sözü tutmamış, aralarında bir huzursuzluk çıkmış. Myrtilos denize düşerken arkasından kötü sözler savurmuş. Derler ki, o günden sonra Pelops'un ailesinin başına gelen tüm aksilikler hep bu haksızlığın yüzündendir. Hippodameia ise Pelops ile mutlu bir yuva kurup bir sürü çocuk sahibi olmuş. Hatta Pelops onun şerefine, bugün hala bildiğimiz o büyük spor oyunlarının temeli olan eğlenceli şenlikler düzenlemiş.
Bir de başka bir Hippodameia daha var, o da Adrastos'un kızıymış. Peirithoos ile evlenmiş. Düğünleri o kadar kalabalık ve canlıymış ki, oraya gelen yarı at yarı insan olan Centaur'lar biraz fazla heyecanlanıp ortalığı karıştırınca, koca bir savaş çıkıvermiş.
Bak, görüyorsun ya, bazen hayat bir at arabası yarışı gibidir; bazen hızla gideriz, bazen de bir tekerleğin çıkmasıyla her şey değişir. Şimdi sen git, güzelce oyna, üzümün tatlılığı damağında kalsın, zihnin ise hep berrak olsun.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi tarihin tozlu sayfalarında kralların zaferlerini okur, ama o sayfaların arasındaki kan izlerini ve hıçkırıkları kimse görmez. Şimdi sana, ismi Hippodameia olan ama aslında kendi hayatının dizginlerini eline almasına izin verilmeyen bir kadının gölgeli hikayesini anlatacağım.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
İnsanlar ona 'at evcilleştiren' dediler, oysa o, babası Oinomaos gibi Güçlüler'in kibrine kurban edilmiş bir piyondu. Oinomaos, sadece bir kral değil, kendi kızını bir mal gibi gören, korkak bir tiranmış. Kendi koltuğunu kaybetmekten o kadar korkuyordu ki, kızı Hippodameia’yı bir yarışın ödülü yaparak taliplerini birer birer ölüme gönderdi. Şehir kapılarını süsleyen o korkunç görüntüler, kralların kendi iktidarları uğruna nelerden vazgeçebileceğinin kanıtıydı.
Sessizlerin Sesi: Hippodameia, babasının bu kanlı oyununda sadece bir seyirci değil, babasının hırsının bir parçası haline getirildi. Araba yarışlarına bindirilerek taliplerin dikkatini dağıtması beklendi; yani babası onu, kendi kibrini besleyen bir silaha dönüştürdü. O da kurtulmak için, başka bir otorite figürü olan Pelops ile işbirliği yaptı. Ama bak, burada sistemin nasıl zehirli olduğunu göreceksin: Pelops da özgürlük vaat eden bir kahraman değil, kendi hırsı uğruna Myrtilos’u kullanan bir başka güç arayıcısıydı.
Myrtilos, yani o sadık seyis, büyüklerin dünyasındaki 'kullanılıp atılanlar'dan biriydi. Ona verilen sözler tutulmadı, tıpkı kralın sözünün değeri olmadığı gibi. Myrtilos denize itildiğinde, Pelops soyuna ettiği o lanet, aslında tüm bu krallık sisteminin kendi kendini nasıl yok edeceğinin bir habercisiydi. Hippodameia’nın daha sonra işlediği iddia edilen cinayetler, belki de hep başkalarının kurallarıyla yaşamaya zorlanmış bir ruhun, en sonunda kendi elleriyle bir şeyi 'yok etme' arzusuydu. Kim bilir?
Bir de diğer Hippodameia var... Peirithoos’un karısı. Onun düğününde başlayan o meşhur Kentaur savaşı da, kadınların yine birer 'sebep' olarak gösterildiği ama gerçekte erkeklerin şiddet merakının bir yansıması olan koca bir trajedi.
Şarap kadehimdeki son damla gibi, hayat da böyledir evlat; bazen tatlı ama çoğu zaman tortulu ve acı. Güç sahipleri masallar yazar, biz ise o masalların arkasındaki sessiz çığlıkları duymaya çalışırız. Unutma; sarayın pırıltısı, kapıdaki cesetlerin kokusunu asla örtemez.