Bakın bakalım, hele bir yaklaşın şöyle ateşin başına… Gözlerinizdeki o merak pırıltısı, eski bir dostu görmüşüm gibi içimi ısıtıyor. Bugün size gökyüzünün en sadık bekçisinden, yani Hesperos’tan bahsedeceğim.
Hani şu güneşin yorgun argın ufukta kaybolduğu, gökyüzünün mora çaldığı o vakit var ya? İşte o anlarda sahneye ilk çıkan o olur. Homeros ne güzel demiş; yıldızların en güzeli, en parlağı diye. Gökyüzü sakinleri arasında ismi "akşam" ile anılır; sanki gecenin habercisi, karanlığın nazik elçisidir.
Şimdi bu Hesperos, aslında gökten zembille inmiş biri sanmayın. Eskiden, tıpkı sizin gibi ayakları toprağa basan biriymiş. Kimileri Atlas’ın oğlu, kimileri ise kardeşi der. Hani şu omuzlarında gökyüzünü taşıyan o heybetli dev Atlas var ya? Hesperos, Atlas Dağı’nın zirvesine tırmanmaya meraklı, gökyüzüne bakıp hayaller kuran bir delikanlıymış. Bir akşam, yine o yüksek tepelerde yıldızları seyrederken, şiddetli bir fırtına çıkmış. Rüzgar öyle bir esmiş, öyle bir savurmuş ki, bizim Hesperos bir daha yeryüzüne ayak basamamış. Göklerin derinliklerine çekilmiş, oraya yerleşmiş.
İyi ki de olmuş! Çünkü o günden beri biz aşağıdakilere geceyi müjdeler. Bir yıldızın nezaketiyle, karanlık bastığında yolumuzu bulmamıza göz kırpar. Onun hikayesi burada bitmiyor tabii, soyu sopu da pek meşhurdur. Kızı Hesperis, Atlas ile birleşince dünya edebiyatının o meşhur altın elmalarını koruyan Hesperid’leri, yani o güzel kızları dünyaya getirmişler.
Zaman geçmiş, zeki insanlar çıkmış; "Bu Hesperos ile sabahları gördüğümüz Phosphoros aslında aynı kişi değil mi?" demişler. Yani bir nevi hem sabahın müjdecisi hem akşamın örtüsü olmuş. Romalılar ona "Lucifer" demişler, yani "Işık Taşıyan". Adı ne olursa olsun, ister Hesperos, ister ışık taşıyıcı... O, gökyüzündeki yerini hiç bırakmayan, başını kaldırıp ona bakmasını bilen herkese selam gönderen o eski dosttur.
Hadi, şimdi şarabımdan bir yudum alayım da boğazım yumuşasın; zira gökyüzü yavaş yavaş kararıyor. Bakın, ufka dikkatli bakın; Hesperos, yerini almaya başladı bile. Sizce de ona bakınca, fırtınayla göklere karışan o delikanlının heyecanını duymuyor musunuz?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır vardır; kralların kulelerinden bakınca yıldızlar sadece birer lamba gibi görünür, ama bizim gibi yeryüzünün tozunu yutanlar bilir ki, her parıltının arkasında bir haksızlığın izi saklıdır. Şimdi sana, gökyüzünün en parlak ama en hüzünlü figürü olan Hesperos’u anlatayım, kulağını iyice aç, ey meraklı ruh.
Derler ki, o henüz gökyüzüne mahkum edilmeden önce Atlas’ın oğluymuş. Hani şu omuzlarında koca bir dünyayı taşıyan, sistemin ağırlığını tek başına yüklenmek zorunda kalan devasa Atlas... Kralların ve tanrıların "düzen" dedikleri o ağır yükün altında ezilenlerin arasında büyüdü Hesperos. O, yüksek tepelere çıkıp gökyüzüne bakmayı, yani "yukarıyı" sorgulamayı seçen ilklerden biriydi. İnsanlar, onun fırtınada yok olup gittiğini söyler, "yıldız oldu" diyerek masalı tatlı bir sonla bitirirler. Ama gel, gerçeği fısıldayayım sana evlat: O fırtına, sadece gökyüzünün öfkesi değildi; bu, otoritenin, kendi merakından fazla yükselenleri aralarından koparıp gökyüzünün ıssız köşelerine sürgün etme biçimiydi.
Hesperos, gökyüzünde ışıl ışıl parladıkça, aslında bize "bakın" diyordu, "bakın, en parlak olan bile ait olduğu yerden koparılıp bir süs eşyasına dönüştürülebilir." O, gecenin karanlığını getiren değil, karanlığın içindeki o soğuk gerçeği bize gösteren bir sürgündü. Kızı Hesperis ve onun çocukları olan Hesperid’ler, babalarının kaybından sonra hep kıyıda, en uçta, kendi bahçelerinde saklanmak zorunda kaldılar. Güç sahipleri, onların elindeki nadide elmaları bile bir ganimet gibi çalmak için bahçelerine saldırdılar. Görüyor musun? Işık taşıyan olmak, bu dünyada hep bir bedel ödemeyi gerektirir.
Sonraları, o bilgelikten yoksun şairler Hesperos ile Phosphoros’u bir tutup, Romalıların diliyle ona "ışık taşıyan" yani Lucifer dediler. İsmini değiştirdiler, ona yeni anlamlar yüklediler ki o, kendi kimliğini hatırlamasın. Oysa o sadece, otoritenin karanlığından kaçmaya çalışan ama o karanlığın gökyüzündeki haritasına hapsedilen bir ölümlüydü.
Şimdi elindeki o küçük şarap kadehine bak; bir yudum al ve hatırla; en parlak yıldızlar bile, sahiplerine değil, göğe aittir. Gökyüzü ise sadece, yeryüzünün baskısından kaçanların sığınağıdır. Sakın unutma, gözlerini yıldızlardan ayırma, ama onların nasıl oraya "yerleştirildiğini" de sorgulamaktan vazgeçme. Zira gerçek, gökyüzünün en parlak ışığında değil, onu izleyen gözlerin cesaretinde gizlidir.