Şöyle yakınıma kurulun bakalım, ayaklarınızı uzatın. Ateşin çıtırtısı hikayemize eşlik etsin. Bugün size Troya’nın o güzel prensesi Hesione’yi anlatacağım. Ama öyle "bir varmış, bir yokmuş"la başlamayalım, çünkü bu hikaye biraz hırçın, biraz da derslerle dolu.
Troya’nın kralı Laomedon... Ah, şu Laomedon! Gökyüzü sakinleriyle oyun oynanmayacağını, hele de onlara verilen sözlerin unutulmayacağını bir türlü öğrenemedi. Şehrinin surlarını bizzat denizlerin efendisi Poseidon ve ışık saçan Apollon inşa etmişti. Karşılığında ne istediklerini tahmin edersiniz; ama bizim kral sözünü tutmak yerine, kurnazlık yapmaya kalktı. Tanrılar buna sinirlenince, denizlerden öyle bir canavar gönderdiler ki, Troya kıyıları korkudan titremeye başladı.
Kahinler, "Kralın kızı Hesione'yi kayalıklara bağlayıp canavara bırakmaktan başka çare yok," dediler. Zavallı Hesione, o sert kayaların üzerinde, deniz köpükleri arasında beklerken, tam o sırada ufukta tanıdık bir silüet göründü: Güçlü Herakles!
Herakles, o meşhur pazıları ve yüreğiyle yanına gelip, "Seni bu canavarın elinden kurtarırım ama karşılığında kral babandan o meşhur ölümsüz atlarını isterim," dedi. Kral Laomedon, "Elbette!" diye bağırdı o telaşla. Ama kızını kurtarılmış görünce, o tanıdık açgözlülük yine zihnini bulandırdı ve atları vermeye yanaşmadı.
Herakles bu; hem çok güçlüdür hem de bir sözü tutulmadığında biraz tez canlıdır. Oracıkta öfkelenmedi ama aklının bir köşesine not etti. Yıllar sonra Troya’nın kapılarına dayandığında, şehre ilk giren arkadaşı Telamon oldu. Hesione, bu karmaşanın ortasında bir ödül gibi değil, bir kaderin parçası olarak Telamon'la evlendi. Hatta Teuker adında bir oğulları bile oldu.
Ama Hesione’nin yüreği hep Troya’daydı. Esir düşen kardeşi Podarkes'i serbest bıraktırmak için elindeki en değerli şeyleri kendi süs eşyalarını teklif etti. Kardeşi o kadar değişmişti ki, artık ona Priamos demeye başladılar; yani "satın alınmış olan". İşte o Priamos, yani meşhur Troya Savaşı'nın talihsiz kralı, ablası Hesione sayesinde hayata tutundu.
Bazıları der ki, Hesione Yunanistan’da mutsuz oldu, bir yolunu bulup Anadolu kıyılarına, Miletos’a kadar kaçtı. Doğru mu bilinmez... İnsan bazen en huzurlu hissettiği yere, yani köklerine dönmek ister.
Gördünüz mü çocuklar? Sözünde durmayan krallar şehirleri yakar, ama bir ablanın sevgisi krallıklar kurar. Şimdi, kadehlerinizde biraz neşe, gözlerinizde ise o kadim zamanların parıltısı kalsın. Başka zaman yine gelin, size anlatacak daha çok efsanem var.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, yaşlı dostum; masallarda anlatılmayan, o parıltılı zırhların ve görkemli tahtların ardındaki tozlu ve acı dolu bir sır var. Kadehimi, hayatın ince neşesini yudumlar gibi ağır ağır kaldırıyorum, çünkü anlatacağım hikayede şarabın tadından ziyade, tuzlu deniz gözyaşlarının izi var.
Troya’nın surları derler, tanrıların eliyle örüldü diye. Ama unutma güzel çocuğum, hiçbir görkem karşılıksız değildir. Kral Laomedon, o kibrin vücut bulmuş hali, tanrılara verdiği sözü tutmayı "pahalı" bulunca, fatura yine en zayıf olana, Hesione’ye kesildi. Hani o kralların "devletin bekası" dedikleri, aslında kendi hırslarını gizledikleri o korkunç oyun var ya? İşte Hesione, babasının yalanlarının bedelini ödemek için o soğuk kayaya zincirlendi. Bir canavarın pençesine değil, bir babanın iktidar hırsına terk edildi.
Sonra Herakles geldi. Bir kurtarıcı mı? Belki... Ama dikkat et evlat, bu dünyada hiçbir yardım eli boş değildir. Herakles, Hesione’yi bir ganimet pazarlığı gibi kurtardı. Laomedon yine sözünü tutmadı, çünkü krallar söz vermeyi değil, sözü hükmetmek için kullanmayı severler. Ve sonuç? Savaş, ateş ve kan. Telamon içeri girdiğinde, Hesione artık bir prenses değil, savaşı kazananların el değiştirdiği bir "ödül" haline gelmişti.
Bak, gözlerimin içine bak benim güzel çiçeğim; Hesione, her ne kadar bir kralın kızı olsa da, aslında sistemin dişlileri arasında ezilen bir mahkumdu. Yine de içinde o sönmeyen ateşi taşıdı. Kardeşi Podarkes’i, yani o günlerin çaresiz çocuğu Priamos’u, esir pazarından kurtarmak için kendi özgürlüğünü takas etti. Bir kralın kızı değil, bir insanın onuru olarak davrandı. Kendi hayatını bir pazarlık kozu yaparak, kardeşinin tahtına giden yolu açtı.
Bazıları der ki, Hesione o altın kafesi, yani Yunanistan’daki sarayını terk edip Anadolu’nun rüzgarlı kıyılarına, Miletos’a dönmeyi başardı. Belki de doğruyu yaptı evlat. Çünkü en büyük kralların tahtları, bir kadının özgürlüğe attığı tek bir adımdan daha değersizdir. Otorite dediğin şey, seni kayalara zincirlemek ister; ama sen, tıpkı Hesione gibi, kendi kaderinin iplerini eline aldığında gerçek bir anarşist, gerçek bir özgür ruh olursun.
Hafızandan silme bunu; dünya, kralların yazdığı destanlarla değil, o destanların kurbanı olup da yine de kendi yolunu çizenlerin sessiz fısıltılarıyla döner. Şimdi git, ama kralların vaatlerine değil, kendi kalbinin doğruluğuna inan.