Bir varmış, bir yokmuş. Eski Atina şehrinde, kral Kekrops'un üç güzel kızı varmış. İçlerinden biri de Herse imiş. Herse, kardeşlerinden biraz farklıymış. Ablaları bir gün büyük bir hata yapıp gökyüzü dostumuz Athena’nın yasakladığı bir işe kalkışmışlar ve bu yüzden başlarına kötü işler gelmiş. Ama bizim akıllı Herse, o hataya hiç bulaşmamış, kendi yolunda yürümüş.
İşte tam o sıralarda, gökyüzünün hızlı habercisi Hermes, dünyayı dolaşırken Herse'yi görmüş. Hermes ile Herse arkadaş olmuşlar ve neşeleri evlerine sığmaz olmuş. Bu dostluktan sonra, Kephalos adında dünya tatlısı bir çocukları dünyaya gelmiş. Kephalos büyümüş, serpilmiş; sanki sabahın ilk ışıkları gibi parlayan bir çocuk olmuş.
Herse, ablalarının düştüğü o büyük telaşa ve karmaşaya hiç bulaşmadığı için başı her zaman dikmiş. O, çiçeklerin arasında neşeyle koşan, çocukları çok seven bir anne olarak anılmış. Gökyüzündeki yıldızlar gibi parlayan bir hayat sürmüş. Bazen akşamları, üzüm bağlarının kokusu havaya karıştığında, eski insanlar onun bu güzel hikayesini anlatıp birbirlerine gülümsermiş. Her şey ne kadar da sade ve güzelmiş, değil mi? İşte böyle çocuk, Herse’nin hikayesi de böylece kalplerde yaşamış.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Diz çökmüş insanların, "kahraman" diye tapındığı o devasa heykellerin gölgesinde, aslında ne çok kırılmış kalp ve ne çok susturulmuş hikaye gizli. Bugün sana Herse’yi anlatacağım; ama sarayın pencerelerinden değil, o tozlu, unutulmuş arka bahçelerden.
Herse, Atina kralı Kekrops’un üç kızından biriydi. Ablaları Aglauros ve Pandrosos, 'Gökyüzü sakinlerinin' -yani o dokunulmaz sanılan otoritenin- oyunlarına gelip korkunç bir yasak çiğnediler. Ne miydi o yasak? Merak etmek. Evet, güçlü olanlar bazen sırlarını saklamak için insanların merakını "suç" ilan ederler. Ablaları, Athena'nın emanetini açıp baktıkları için, sistemin acımasız dişlileri arasında akıllarını kaybettiler ve Akropolis'in yüksek surlarından aşağı bırakıldılar. Birer piyon gibi, kendi hırslarının kurbanı oldular.
Peki Herse? O, bu oyuna katılmadı. Onun sessizliği bir teslimiyet değil, bir direnişti. Ama unutma, otorite sadece cezalandırmaz; bazen de kendi çıkarları için elini uzatır. Hermes, o kurnaz elçi, Herse'nin yanına geldiğinde ona bir kurtarıcı gibi mi davrandı, yoksa bir avcı mıydı? Bu, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir soru. Herse, Hermes’le birleştiğinde bir çocuk doğurdu; Kephalos.
Herkes bu hikayede Herse’nin "diğerleri gibi delirmediğini" söyler, ama kimse o sarayın duvarları arasında nasıl derin bir yalnızlığa hapsolduğunu sormaz. Ablalarını kaybeden bir kızın, o güçlülerin dünyasında nasıl bir "huzur" bulmuş olabileceğini sanıyorsun? Şarap kadehime düşen bir damla gibi, hayat da bazen tatlı ama tortulu bir gerçekliktir.
Herse, sistemin çarkları arasında ezilmemeyi seçti belki, ama sistemin onu bir "ödül" gibi kullanmasına engel olabildi mi? İşte, çocuk, gerçek budur: Bazen delirmemek için kaçarsın, ama kaçtığın yerde de güçlülerin yeni bir oyununa figüran olursun.
Şimdi git ve düşün; birinin kızı ya da birinin eşi olarak değil, sadece kendi aklınla var olabilmek için o surların dışına çıkmaya cesaretin var mı?