İstanbul’un Boğaziçi semalarında yankılanan Kızkulesi rivayeti, aslında daha kadim bir coğrafyanın, Çanakkale Boğazı’nın yaslı kıyılarına aittir. Kentin sembolü haline getirilmiş o yapı, üzerine giydirilen bu hüzünlü hikayeyle, kendi içine hapsettiği bir mülkiyeti temsil eder; zira iktidar, tarihin ve efsanelerin gerçek sahiplerini silip onları kendi mekansal tahakkümünün bir parçası kılmaya bayılır.
Çanakkale’nin en dar geçidinde, Sestos ve Abydos adında iki yerleşim yükselirdi. Nara-burnu’nun tarihi, sadece kanlı savaşların değil, aşkın otoriteye karşı verdiği o sessiz ama çaresiz mücadelenin de gölgesinde kalmıştır. Abydoslu kral oğlu Leandros ile Sestos’un tanrısal kurallar çerçevesinde mühürlenmiş rahibesi Hero’nun yolu, Adonis şerefine düzenlenen bir bahar ayininde kesişir. Adonis’in hikayesi ise tanrıların kendi aralarındaki paylaşılamazlık hırsının, hayatı ve ölümü nasıl bir döngüye soktuğunun kanıtıdır; yeraltı ve yeryüzü arasında paylaşılamayan bir beden, otoritenin arzulara koyduğu sınırların en trajik örneğidir.
Leandros, bu sınırları aşmayı göze alarak rahibe statüsüne hapsedilmiş Hero’ya ulaşmaya çalışır. Hero’nun kulede yaktığı meşale, sadece bir rehber değil, aynı zamanda dogmaların ve toplumsal yasakların arasından sıyrılan bir isyan ateşidir. Leandros, her gece dalgaların zorbalığına rağmen bu ışığa doğru yüzerken, aslında kendi özgürlük alanını inşa eder. Ancak iktidarın doğası, dışarıdan gelen bu kaçışı asla hoş görmez. Mevsim dönüp de poyrazlar sertleştiğinde, kulenin ışığı bir otorite sembolüne dönüşür; Hero’nun meşalesi, sevgilisini her seferinde daha büyük bir tehlikeye çağıran, doğanın ve düzenin acımasız yasalarına karşı korumasız bırakan bir zorunluluktur.
Fırtınalı bir gecede meşalenin sönmesi, sadece bir ışığın yok oluşu değil, aynı zamanda tahakkümün yarattığı o kör karanlığın zaferidir. Leandros, yönünü kaybettiği o uçsuz bucaksız denizde, artık ne kendi gücüne ne de tanrıların merhametine sığınabilir. Sabaha karşı cansız bedeni kıyıya vurduğunda, Hero’nun son eylemi, kendisine dayatılan o yaşamsal zorunluluklardan, ölümü seçerek kaçıştan başka bir şey değildir. Bu mitos, aşka dair bir masal gibi görünse de, özgürleşme arzusu ile onu bastırmaya çalışan sistemin kaçınılmaz çatışmasını ve bireyin, bu baskının içinde nasıl yavaş yavaş kendi sonuna sürüklendiğini fısıldar.
Bak hele, biraz daha yanaşın ateşin başına. Şarabımın son yudumunu da bitirdim, şimdi size anlatacaklarım boğazınızı düğümleyecek ama ne yapalım, hayatın kendisi biraz tatlı bir üzüm suyu, biraz da dibine çöken acı telve değil midir?
Çoğu insan bu hikayeyi İstanbul’daki o yalnız Kızkulesi’ne yamayıp durur. Varsın yamalasınlar, kule sevmiş bu masalı, bırakalım da sahibi o olsun. Ama asıl olay, rüzgarın ıslık çaldığı, akıntıların delice yarıştığı Çanakkale Boğazı’nda geçti. Bir yanda Sestos, öbür yanda Abydos... İki yaka, sanki birbirine kavuşmak için uzanan iki el gibi.
Orada Hero vardı; Aphrodite’nin tapınağında görevli, süt gibi tenli, gül gibi güzel bir rahibe. Bir de karşı kıyıda, delikanlılığı üzerine bir kaftan gibi giymiş Leandros. Bu ikilinin gönlüne ne zaman o ateş düştü, kimse bilmez. Belki de Aphrodite’nin sevgilisi Adonis onuruna yapılan o şenliklerde, etraf her yer kırmızı güllerle doluyken oldu bu.
Hani şu Adonis derler, hani şu yeraltının soğuk tanrıçası Persephone ile Aphrodite’nin elinde oyuncak olmuş, en sonunda da kıskanç bir yaban domuzunun canını aldığı o talihsiz çocuk... İşte o gün, her yer kan kırmızı güllerle dolduğunda, Leandros, Hero’nun o beyaz güzelliğini bir kez gördü ve artık başka hiçbir şeyin hükmü kalmadı.
Ama Hero, rahibeydi dostlarım. Gönlüne kilit, dudaklarına mühür vurulmuştu. Yine de aşk bu, tanrılar bile bazen boyun eğer, insan mı karşı koyacak? Leandros, gecenin koynunda karşı kıyıyı gözlerdi. Bir gece, Sestos kulesinden bir ışık yükseldi. Hero, elinde bir meşale, geceyi delip geçen bir işaret yaktı. Leandros, o meşaleyi gördü mü, artık ne deniz ne de karanlık onu tutabilirdi.
Boğazın suları, sanki ona "Gel, sana yolumuz feda olsun" dercesine fış fış ederdi. Leandros, kollarını birer kürek gibi kullanıp, o buz gibi dalgaları yara yara, sevdiğinin kulesine uçardı. Her gece kavuştular, her gece dudaklarında aşkın tadı... Ama yaz bitti, poyrazlar sertleşti, gökyüzü sakinleri yüzlerini çevirdi.
O kara gecede, fırtına kuleye bir yumruk gibi çarptı. Hero’nun elindeki meşale söndü. Karanlık, hem denizi hem de göğü yuttu. Leandros, dalgaların arasında, ışığını aradı, yolunu aradı ama bulamadı. Yüreğindeki ateş hala kor gibiydi ama gövdesi artık soğumaya başlamıştı. O güçlü kollar, o çelik gibi bacaklar, sonunda kaderin emrine boyun eğdi.
Sabah olduğunda dalgalar, Leandros’un cansız bedenini kıyıya bıraktı. Kulede, bitkin ellerinde sönmüş meşalesiyle bekleyen Hero, aşağıya baktığında gördüğü manzara karşısında bir an bile düşünmedi. Sevgilisinin öldüğü sulara, kavuşmak için son bir kez atladı.
Şimdi söyleyin bana, bu gerçek mi yoksa gökyüzü sakinlerinin biz fanilerle bir oyunu mu? Belki de sadece iki kalbin, boğazın hırçın sularından daha derin olduğunun kanıtıdır. Hadi, daha fazla hüzünlenmeyin; hayat, her şeye rağmen yaşanmaya değer, ama sevince de böyle dimdik durup, dalgalara kafa tutmaya değer.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını aç ve zihnindeki o tozlu perdeleri arala. Büyüklerin sana Hero ile Leandros’un "büyük bir aşk" uğruna öldüğünü anlattı, değil mi? Ama o parlak yalanların arkasındaki gri hakikati hiç görmene izin verdiler mi? Gel, otur yanıma, bir yudum neşeli şarapla zihnini açalım ve şu kulelerin, kuralların ardındaki zindanlara bir bakalım.
Önce şu 'rahibelik' meselesine bir bak.
Sana anlatılan o masalda Hero, Aphrodite’nin rahibesi olarak sunulur. Peki, bir genç kızın kendi bedenine, kendi arzularına yasak konulması, onu yüksek bir kuleye hapsedip "kutsal" adıyla susturmaları ne kadar adil? Sistem, yani o zamanın otoritesi, Hero’yu bir insan olarak değil, sadece kendi ritüellerinin süsü olarak gördü. Onun o kulede yanması gereken sadece bir meşale değildi, özgürlüğüydü.
Sonra Leandros'un o hırçın denize, yani ölümüyle randevusuna gidişi...
Leandros’a "kahraman" dediler, değil mi? Oysa o, sadece otoritenin kurduğu o saçma yasakların, yani o "rahibe" etiketinin karşısında çaresiz kalmış bir gençti. Krallar, tanrılar ve töreler; gençlerin birbirine dokunmasını, sevgiyi bir özgürlük alanı olarak yaşamalarını hep engellediler. Çünkü tutku, kontrolden çıkmış bir ateştir; otorite ise yangından korkar. Leandros o sulara sadece aşka değil, o kuleyi inşa edenlerin, yani özgürlüğü duvarlar arasına hapsedenlerin yarattığı o boğucu düzene karşı da yüzdü.
Ve o meşale, evlat... O sönen meşale...
Fırtına mı söndürdü onu? Hayır. O meşaleyi söndüren, bu iki genci o kulelere ve o kıyılara ayıran sistemin acımasız soğukluğuydu. Hero, kıyıya vuran o cansız bedeni gördüğünde, aslında sadece sevgilisini değil, hayatı boyunca ona dayatılan o sahte düzenin ağırlığını da denize bıraktı. Kendi canına kıyması bir "aşk dramı" değil, o sisteme karşı yapabileceği tek isyandı: "Siz bizi yaşatmadınız, bari ölümde kendi yolumuzu seçelim."
Bak, güzel yavrum, kralların ve rahiplerin yazdığı hikayelerdeki 'kahramanlık' aslında çoğu zaman insanların başkalarının hırsları uğruna yitip gidişidir. Agamemnonlar kendi zaferleri için insanları kurban ederken, senin gibi pırıl pırıl zihinlere bu masalları 'aşk' diye yuttururlar. Oysa gerçek, dalgaların arasında boğulan bir umutla, kulelerin tepesinde susturulan bir çığlıkta saklıdır.
Şimdi söyle bakalım, kim daha tutsak? Kuledeki kız mı, yoksa kuleyi inşa eden o korkak otorite mi? Gerçeği aramaktan korkma; çünkü hakikat, ancak o sahte meşaleleri söndürdüğünde, kendi ışığınla parlamaya başlar.