Gelin bakalım şöyle, ateşin başına yaklaşın. Şu elinizdeki eski parşömenlere gömülüp kalmayın; mitler kitaplarda değil, rüzgarın uğultusunda ve insanın kalbinde saklıdır. Bugün size, güzelliğiyle göz kamaştıran ama kaderin karmaşık iplerine dolanmış bir kızdan, Hermione’den bahsedeceğim.
Sparta’nın kralı Menelaos ile o dillere destan Helene’nin tek kızıydı o. Tanrılar Helene’ye başka evlat vermemişler, sanki bütün güzellik payını bu küçük kıza saklamışlardı. Öyle bir güzelliği vardı ki, görenler onu altın Aphrodite’nin yeryüzündeki yansıması sanırdı. Ama gelin görün ki, bazen insanın o “ay parçası” gibi yüzü, hayatının daha da karışmasına sebep olur.
Hikayemiz, büyük savaşınhani şu Troya’da kıyamet koparan büyük gürültününardından başlar. Babası Menelaos, evinden çok uzakta, savaşın tozunu yutarken bir söz vermişti. Akhilleus’un o yiğit ama sert mizaçlı oğlu Neoptolemos’a, "Döner dönmez kızımı sana vereceğim," demişti.
Fakat kader dediğimiz o arsız dokumacı, ipleri hiç sizin beklediğiniz gibi düğümlemez. Bir yanda çocukluk aşkı Orestes vardır; Hermione için yanıp tutuşan, onun her bakışına bir destan yazmaya hazır bir delikanlı. Diğer yanda ise babasının sözüyle nişanlandığı, o heybetli ama gönlü başka yerde olan Neoptolemos. Neoptolemos’un gözü ise nişanlısından ziyade, tutsak aldığı Andromakhe’dedir. Düşünsenize, bir düğün günü ama ortada neşe yerine koca bir karmaşa!
Hani derler ya, "Tanrılar düğünü hazırlıyordu," diye... Eh, bazen gökyüzü sakinleri insanların hayatıyla oynamayı pek severler. Birileri der ki, "Hermione Orestes'e gönül vermişti," başkaları ise "Yok yok, Neoptolemos’un peşinden sürüklendi," diye anlatır durur. Benim kanaatimce, bir genç kızın kalbi, iki büyük kahramanın gölgesinde kalmış bir bahar çiçeği gibiydi.
İşte böyle küçükler. Hayat bazen bir kadeh şaraptan çok daha baş döndürücüdür. Hermione, hem bir prenses olmanın ağır yükünü taşıdı hem de gönlünün pusulasını bulmaya çalıştı. Şimdi siz söyleyin; babasının sözü mü daha kıymetlidir, yoksa kalbin fısıltısı mı? Belki bir gün, rüzgar size bunun cevabını getirir. Ama şimdilik, hikayeyi burada bırakalım da çayınızdan bir yudum alın, zira anlatacak daha çok şeyimiz var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır vardır; kralların şatafatlı saraylarının duvarları ardında, kanla yazılmış ve unutulması istenen fısıltılar saklıdır. Şimdi sana, tarih kitaplarının "mutlu bir düğün" diye geçiştirdiği bir kızın, Hermione’nin hikayesini anlatayım. Gel, yanıma otur; şarabımın son yudumunu yaşamın buruk tadına kadeh kaldırarak alıyorum.
Hermione, Helene ve Menelaos’un kızı... İnsanlar ona "Aphrodite’ye benziyor" diyerek hayran kalmışlar ama aslında o, babasının hırsları ile kralların verdiği sözlerin arasında sıkışmış, nefessiz bırakılmış küçük bir mahkumdu. Menelaos, Troya’nın surları önünde yıkım saçarken, evde bıraktığı kızının kaderini sanki bir eşya gibi, bir başkasına, Neoptolemos’a vaat etmişti.
Ah benim zeki yavrum, anlıyor musun? O, babasının Troya’daki zafer hırsının bedelini kendi hayatıyla ödeyen bir piyondu.
Hikaye anlatıcıları, tanrıların bu evliliği onayladığını söyleyip geçiştirirler. Oysa gerçek, insanın kalbini sızlatacak kadar soğuktur. Hermione, bir satranç tahtasında yer değiştiren bir taş gibi bir adamdan diğerine savruldu. Bir yanda babasının, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’a verdiği sözün ağırlığı; diğer yanda ise çocukluk arkadaşı Orestes’in ona olan o yakıcı, karşılıksız bağlılığı.
Senin de bildiğin o meşhur destanlarda herkes birer kahramanmış gibi görünür, değil mi? Ama gerçekte Neoptolemos, babasının mirasını sürdüren kibirli bir prens ve Andromakhe’yi bir ganimet gibi elinde tutan bir adamdı. Orestes ise kendi içindeki karanlıkla boğuşan, yaralı bir ruh. Hermione mi? O, bu iki adamın hırsları arasında ezilen bir çiçekti. Kimse ona kimi sevdiğini sormadı. Kimse onun korkularını dinlemedi. Sistemin çarkları, kralların itibarı için dönüyor, Hermione gibi genç kızların arzuları ise bu çarkların arasında, huzunlü bir melodi gibi kaybolup gidiyordu.
Görüyor musun evlat, tarih sadece kazananların yazdığı bir kurgu değil, aynı zamanda kaybedilen hayatların ağıtıdır. Krallar masal anlatır, biz ise o masalın altındaki tozlu gerçekleri toplarız. Şimdi git ve şunu unutma: Güçlü görünenlerin ellerindeki sancağa değil, o sancağın altında gölgede kalan sessizlere bak. Gerçek, o gölgelerin arasındadır.