Şimdi size gökyüzü dostlarımızın en kurnaz, en hızlı ve yerinde duramayanını anlatayım. Adı Hermes. Bu küçük yaramaz, dünyaya gelir gelmez diğer bebeklerden çok farklı olduğunu herkese gösterdi. Doğduğu gün kundakları fırlatıp mağarasından dışarı fırladı. Yolda bir kaplumbağa gördü ve ne yaptı dersiniz? Onun kabuğunu alıp telleri gererek dünyanın ilk gitarını yaptı. Müzik çalmaya bayılıyordu!
Hemen ardından büyük bir macera peşinde koştu. Apollon adındaki diğer gökyüzü dostumuzun ineklerini bir güzel çaldı. İzi belli olmasın diye ayaklarına çalılardan tuhaf sandallar ördü. O kadar zekiydi ki, inekleri saklayıp hemen beşiğine geri döndü ve sanki hiç yerinden kalkmamış gibi masumca uyumaya başladı. Tabii Apollon bu işi anlayınca çok kızdı ama Hermes'in yaptığı o güzel gitarı duyunca öfkesi uçup gitti. İkisi hemen dost oldular. Hermes ona gitarını verdi, o da karşılığında Hermes'e sihirli bir altın değnek hediye etti.
Hermes, gökyüzünün ve insanların habercisidir. Kanatlı sandalları ile rüzgar gibi eser, martı gibi dalgaların üstünde uçar. Elindeki sihirli değneği ile bazen insanların uykusunu tatlı bir hale getirir, bazen onlara yol gösterir. İhtiyar kral Priamos'un Akhilleus'un yanına gidip evladının emanetini almasına yardım ederken de, Odysseus'u o meşhur Kirke büyüsünden korurken de hep o vardı.
Bazen yollarda taştan yapılmış heykelcikler görürsünüz, işte onlar bu neşeli yaramazın işaretleridir. Yolculara, tüccarlara ve çobanlara hep göz kulak olur. Bir elinde her zaman kavalını tutar, diğer elinde sihirli değneği ile oradan oraya koşar. Kimileri onun bazen yaramazlık peşinde olduğunu söylese de, aslında herkesin yardımına koşan, en hızlı ve en zeki dostumuzdur. Bir kadeh şarap ikram etseniz, size dünyanın en heyecanlı masallarını anlatmaya başlayacak olan da odur, ama pek fazla içmesine izin vermeyin, sonra sizi şakalarıyla tüm gün uğraştırır!
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kralların, gökyüzündeki o parıltılı tahtlarında oturanların, kendi hatalarını gizlemek için kahramanlık hikayeleri uydurduklarını sanırsın. Ama gerçek, o tozlu sarayların dışında, gölgelerin arasında saklıdır. Bugün sana Hermes’ten bahsedeceğim; hani şu her işe koşturulan, ayaklarına altın sandallar bağlanan o çocuktan. Ama onu sadece "tanrıların ulakçısı" olarak tanıma, asıl mesele bambaşka.
Hermes, Kyllene dağındaki karanlık bir mağarada, gökyüzünün en güçlüsü sayılanın bir başka kadınla gizli saklı buluşmasından dünyaya geldi. Gökyüzü sakinleri, kendi yasalarını koyarlar ama kendileri o yasalara uymazlar, değil mi? Hermes, işte bu gizli dünyaların çocuğudur. Doğduğu ilk gün, bebeklerin ağlaması beklenirken, o hemen kundağından sıyrılıp bir kaplumbağayı müzik aletine dönüştürdü. Neden mi? Çünkü o, sistemin kurallarını değil, kendi aklının sınırlarını keşfetmek istiyordu.
Güçlülerin sürülerini çaldığında, izlerini belli etmemek için ayaklarına tuhaf sandallar sardı. Bir ihtiyarı, Battos’u, sırrını saklaması için kandırdı. Görüyor musun? Güçlülerin dünyasında hayatta kalmak için bir piyon olmamak, bazen en hızlı koşan ve en iyi yalan söyleyen olmak zorundasın. Apollon, yani o ışıklar içindeki "asil" figür, ineklerini çaldığı için Hermes’i korkutmaya kalktığında, bebek Hermes'in zekasıyla nasıl alay ettiğini, o gergin havayı bir kahkahayla nasıl dağıttığını hatırla. Bazen otoriteyi sarsmanın en iyi yolu, ona gülüp geçmektir.
Ona neden Psykhopompos derler bilir misin? Ruhların kılavuzu... Gökyüzü sakinleri kendilerine hizmet edecek birine ihtiyaç duyduğunda, Hermes’i buldular. O, sadece yaşayanların değil, ölenlerin de gerçeklerini taşır. Odysseus’un hapsolduğu adadan kurtulması için ona yol gösteren odur; yani aslında, özgürlüğün anahtarını elinde tutan odur. Hatta bir gün, Hera’nın zulmünden kaçan bir masumu korumak için Argos’un yüzlerce gözünü sonsuz uykuya daldırdı. O, düzenin içinde bir kargaşa tohumu gibiydi; bazen kralı tahtından eder, bazen de bir garibin yolunu aydınlatırdı.
Evet, Hermes kurnazdı, hırsızların ve tüccarların koruyucusuydu. Ama unutma, o aynı zamanda yolların tanrısıydı. Yollara dikilen o taştan heykelleri, yolcuların rotasını şaşırmasın diye dikmişlerdi. O, her zaman bir yerlere giden, hiçbir yere tam olarak ait olmayan bir gölge gibiydi. Şarabın hafif tadı kadar keskin bir neşeyle hareket ederdi; ne birine kul oldu ne de birini köle yaptı, sadece oyununu oynadı.
Şimdi anladın mı? Hermes sadece bir ulak değil, düzenin çatlaklarından sızan bir özgürlük arayışçısıydı. Gökyüzü sakinlerinin emirlerini taşırken bile, aslında kendi aklını başkalarının hırslarından korumayı bildi. Sen de dünyadaki o büyük hırslara kapılma; kendi sandallarını ör, kendi yolunu çiz ve gökyüzündeki o parıltılı hikayelerin ardındaki gerçeği aramaktan asla vazgeçme.
Sırrı fısıldadım, artık yollar senin...