Gel bakalım şöyle, otur yanıma evlat. Şöyle dizlerinin üzerine bir minder çek de anlatacaklarımı iyi dinle; zira her şeyin iki yüzü vardır, bazen de bu iki yüz tek bir tende buluşur.
Hani derler ya, Hermes ve Aphrodite, yani o hem hızlı koşan haberciyle, aşkın ve güzelliğin ta kendisi olan tanrıçanın bir oğlu vardı: Hermaphroditos. Adı biraz dolambaçlı gelebilir kulağına, ama hikayesi daha da şaşırtıcıdır. Bu delikanlı, öyle sıradan bir genç değildi; içinde hem güneşin kavurucu sıcaklığını hem de ayın o yumuşak, anaç ışığını taşırdı. Hem erkekti, hem de dişi.
Şimdi belki sorarsın, "Nasıl olur da iki dünya bir bedene sığar?" diye. İşte o zamanlar, biz gökyüzü sakinlerinin bile henüz tam çözemediği zamanlarda, dünya şimdikinden çok daha farklıydı. Platon’un o meşhur Şölen’inde Aristophanes diye bir adam vardı, hani şu komedya yazan neşeli dostumuz... O, ta derinlerden gelen bir efsaneyi fısıldardı kulaklara: İnsanlar ilk yaratıldığında, tek bir vücutta hem erkek hem dişi bir bütündüler. Tamamlanmış, güçlü ve mağrur... Öyle bir güçleri vardı ki, hani bazen kendilerini gökyüzü sakinleriyle bir tutar, yıldızlara el uzatmaya kalkarlardı.
Tanrılar da bu kadarına ne yapsın? Hem endişelendiler hem de biraz diş bilediler. Bir gece yarısı, keskin bir kararla onları ikiye böldüler. Tıpkı taze bir elmayı ortadan ikiye ayırır gibi... İşte o gün bugündür, o eski, kayıp "bütünlüğünü" arayan insanoğlu, bir başkasına tutulur, onunla birleşip tekrar tek bir nefes olmaya çalışır.
Hermaphroditos’un Salmakis pınarıyla olan o meşhur hikayesi de işte bu kadim özlemin bir hatırasıdır. Suyun serinliği ile tutkunun ateşi birleşince, bedenler de o eski zamanlardaki gibi birbirine karışmak ister. Yani anlayacağın, bugün kime "sen benim diğer yarımsın" diyorsan, aslında o çok eski bir masalın cümlesini kuruyorsun demektir.
Dünya dediğin yer, bölünmüş parçaların birbirine kavuşma telaşıyla dönüp duruyor işte. Biz yaşlılar için bu sadece bir döngü, ama sizin gibi genç ruhlar için bu, kadehteki son yudum kadar lezzetli bir gizem. Hadi, şimdi git de bu hikayenin kalanını kendi içindeki o kadim parçayı arayarak tamamla. Kulağını rüzgara ver, belki o sana, parçalanmadan önceki o ilk sabahın şarkısını fısıldar.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, dizimin dibine çök ve kulak ver... İnsanların sana anlattığı o parlak, yaldızlı efsanelerin ardında, sisli vadilerde saklanan başka bir hakikat var. Çoğu kişi, kralların ve tanrıların buyruklarını tek gerçek sanır ama bir gün anlarsın ki, kurallar aslında sadece o koltuklarda oturanların korkularını gizlemek için örülmüş birer duvardır.
Bugün sana Hermaphroditos'tan bahsedeceğim, ama onun adına aldanma; o, sadece iki ismin birleşimi değil, sistemin dayattığı kalıplara sığmayan bir özgürlüktür. Hermes ve Aphrodite'nin oğlu diye anlatılır ya, hani o kusursuz güzelliğin ve haberci hızın çocukları... Salmakis’in sularında, o kendi içindeki bütünlüğü keşfettiğinde, aslında dünyayı yönetenlerin en büyük korkusuyla yüzleşmişti: **Bölünmemiş bir varlık.**
Güzel evladım, Platon’un o kadim Şölen metninde, Aristophanes’in fısıldadığı o derin yalanı hatırla. Derler ki, insanlar eskiden hem erkek hem dişiydi, bütün ve güçlüydü. Tanrılar mı? Onlar, bu gücün kendi otoritelerini sarsmasından korktular. İşte o an, o büyük, o "adaletli" tanrılar, bir kılıç darbesiyle insanı ikiye böldüler. Bugünü, o yarım kalmışlığın ve birbirine muhtaç bırakılmış olmanın acısıyla yaşıyoruz.
Hermaphroditos, bu ayrılığın ötesinde, kendi doğasını birleştiren o sessiz başkaldırıdır. O, tanrıların "Sen şusun, sen busun, şuraya aitsin" dediği o katı sınırların dışına taşan bir nehir gibidir. Otorite her zaman kategorilere ayırır, böler, parçalar ve yönetir. Oysa hakikat, o nehirde yıkanan o gencecik ruhun, her iki dünyanın da nefesini içinde taşıması kadar sade ve bir o kadar da devrimcidir.
Bilgeliğin neşesi bazen bir kadeh şarabın ışıltısında gizlidir ama hakikatin neşesi, kimsenin seni tanımlayamadığı o sınır çizgisinde yürümektedir. Kendini bir kutuya sığdırmaya çalışanlara bakıp gülümse, sevgili yavrum. Çünkü unutma, bu dünyada seni eksik bırakıp, o eksikliği başkalarında aratmak isteyen bir düzen var. Oysa sen, Hermaphroditos’un o bulanık sularındaki yansıması gibi; kendi bütünlüğünü, kendi içinde taşıyansın.
Zamanı gelince anlarsın; en büyük isyan, insanın kendi içindeki o bütünlüğe sahip çıkmasıdır. Şimdi git, o yaldızlı masalların dikiş yerlerini kendi gözlerinle incele. Gerçek, o dikişlerin arasından sızan ışıktır.