Bak evlat, şu rüzgarlı suların, o meşhur Çanakkale Boğazı’nın neden Helle’nin adını fısıldadığını merak ediyorsan, gel biraz soluklan. Dionysos’un neşesiyle dolu heybemden sana öyle bir hikaye çıkarayım ki, kulakların sadece dalgaların sesini değil, geçmişin tozlu hatıralarını da duysun.
Hani o meşhur altın postlu koçun üzerinde gökyüzünü yarıp giden, arkasına bile bakmaya korkan o talihsiz kızcağız Helle vardı ya… Hani o başı döndü de, masmavi köpüklere doğru süzülürken herkes onun sadece derin sularda yitip gittiğini sanmıştı? İşte gerçekler, ozanların bazen susmayı tercih ettiği o derin kuytularda saklıdır.
Denizlerin hakimi, üç dişli asasının tek vuruşuyla fırtınaları dindiren o heybetli gökyüzü sakini Poseidon, Helle’nin o ürkek çığlığını duyduğunda, sular da durulmuş sanki. O köpüklü dalgaların arasından devasa bir dalga yükselmiş ve Helle’yi dipsiz bir karanlığa gömülmekten kurtarmış. Hani derler ya, bazen bir son, aslında bambaşka bir başlangıcın kapısıdır diye...
Poseidon, bu genç kızın gözlerindeki o korku karışımı cesarete mi vuruldu, yoksa kaderin ördüğü ağlar mı böyle istedi, bilinmez. Bildiğimiz tek şey, Helle’nin o günden sonra derinlerin gizemli saraylarında kendine yeni bir yer edindiğidir. O, sadece boğulup giden bir kurban değil; denizlerin derinliklerinde yaşam bulmuş, üç evlatla yuvasını şenlendirmiş bir anne olmuş.
Yani anlayacağın, suyun üstünde bir isim kaldı, suyun altında ise koca bir ömür. Şimdi boğaza baktığında, oradan geçen gemilerin aslında bir anıya selam verdiğini hatırla. Şarabımdan bir yudum alırken, denizlerin sadece bir yol değil, bazen de en gizli sığınak olduğunu aklından çıkarma. Hayatın ne getireceği belli olmaz; belki de en kötü anında, hiç ummadığın bir dalga seni bambaşka bir kıyıya, bambaşka bir hayata taşır.
Ne dersin, bir hikaye daha anlatayım mı, yoksa denizlerin fısıltısı sana şimdilik yeter mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira masalcıların o yaldızlı perdeleri ardında gizledikleri, tozlu raflarda unutulmuş bir sızı var. Hani şu rüzgarlı kıyıda, suların köpük köpük dans ettiği Çanakkale Boğazı deriz ya... İşte o sular, aslında Helle’nin hüzünlü ve bir o kadar da dirençli gözyaşlarıyla yoğrulmuştur. Yetişkinler ona bir "boğaz" deyip geçerler, lakin unuturlar; kralların hırsları ve üvey annelerin zalim oyunları arasında bir çocuk, gökyüzünde kanat çırpan altın postlu bir koçun sırtında, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide yürümeye zorlanmıştı.
Güzeller güzeli Helle, kralların taht hırslarının arasında savrulan küçük bir piyondu sadece. Yukarıdan aşağıya bakarken, aşağıdakilerin ona sormadan çizdiği kaderin soğukluğunu iliklerinde hissediyordu. Denizin derinliklerine düştüğünde, hikayeler onun sonunu 'yok oluş' diye yazar. Ancak bilge dostum, gerçek her zaman galibin kaleminden çıkmaz. Denizlerin hükümdarı Poseidon, o hırçın dalgaların efendisi, Helle’yi o karanlık sularda bulduğunda, ona bir kurtarıcı mı yoksa başka bir otoritenin sahibi mi oldu? İşte burada durup düşünmeli, evlat.
Sistemin çarkları altında ezilenlerin sesi genelde sessizliğe gömülür. Poseidon’un onu kurtarması bir lütuf gibi anlatılır ama bir tanrının göz koyduğu bir faniye, başka bir otorite ne kadar "özgür" diyebilir? Helle, denizin derinliklerinde, belki de kimsenin duymadığı bir krallık kurdu. Üç çocuk annesi olması, o hüzünlü düşüşten geriye kalan bir yaşam inadıydı. Şarap kadehimi sadece neşeyle değil, bu dünyadaki tüm Helle’lerin gizli zaferlerine kaldırıyorum.
Unutma küçük gezgin; büyükler sana kahramanlardan bahsederken, aslında kendi korkularını gizlerler. Helle, ne bir kurban ne de sadece bir isimdir; o, büyüklerin kurduğu o katı düzenin sularında bile kendi yolunu bulan, sessizce büyüyen bir dirençtir. Şimdi uyu ve hatırla; rüzgarın her esişinde, o boğazın kıyısında, başkalarının hırsına boyun eğmeyenlerin hikayesi fısıldanır. Sen, o fısıltıyı duyabilenlerden ol.