Oturun bakalım, şöyle yakınıma, ateşin ışığı henüz tam sönmeden size gökyüzünün en hüzünlü ama bir o kadar da parıltılı hikayesini anlatayım. Başınızı kaldırıp o devasa güneşe baktığınızda sadece ışık görmeyin; bazen o ışığın ardında damla damla dökülen kederi de hayal edin.
Güneş tanrı Helios ile Okeanos’un kızı Klymene’nin yedi güzel kızı vardı. Onlara Heliadai derler. İnsanlar onları çok sevdi ama onların kalbi, kardeşleri olan o cesur ve fevri Phaeton’a atardı. Hani şu, babasının altın arabasını kaçırıp gökyüzünde bir şölen yapacağını sanırken felakete sürüklenen çocuk... O, tanrıların bile dizginlemekte zorlandığı o kızgın atları dizginlemeye kalktığında, Heliadai kardeşleri ona biraz cesaret, biraz da gizli bir destek vermişti. "Yapabilirsin," dediler, "gökyüzü senin, ışık senin."
Lakin gökyüzü sakini Zeus, dünyanın o hengamede yanıp kül olacağını görünce elindeki yıldırımı bir ok gibi fırlattı. Phaeton, o altın arabadan bir yıldız gibi kayıp Eridanos Nehri'nin sularına düştüğünde, gökyüzü karardı sanmayın; asıl karanlık Heliadai kızlarının kalbine çöktü.
Nehir kıyısında diz çöktüler. Gözyaşları, sanki zamanı durdurmak istercesine akıyordu. Öyle çok ağladılar ki, ayakları toprağın derinliklerine kök salmaya, tenleri pürüzsüz bir kabuğa bürünmeye başladı. Bir baktılar ki, kollarından dal budak çıkıyor; parmakları yaprak olup rüzgarda titriyor. Artık onlar birer insan değildi; güneşin kızları, nehir kıyısında dimdik duran o narin kavak ağaçlarına dönüştüler.
Hikayenin en tuhaf tarafı ise şudur evlatlarım: Ağaç olduklarında bile ağlamayı bırakmadılar. O hüzünle döktükleri her damla yaş, güneşin ışığıyla buluştuğunda donup kaldı. Bugün dünyanın dört bir yanında gördüğümüz o bal rengi, altın gibi parlayan kehribar taşları var ya? İşte onlar, Heliadai kızlarının kardeşlerine duyduğu o bitmek bilmeyen özlemin, taşa dönüşmüş gözyaşlarıdır.
Şimdi bir kavak ağacının gölgesine oturup rüzgarda çıkardığı o hışırtıyı dinlediğinizde, sadece yaprak sesini duymayın. Onların, kardeşlerinin ardından mırıldandığı kadim bir şarkıyı işitmeye çalışın. Ne dersiniz, bazen en ağır hatalar bile, en parlak güzelliklere dönüşmek için bir bahane olmaz mı? Hadi bakalım, şimdilik bu kadar; yıldızlar göz kırpmaya başladı bile.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan, güneşin o parlak ışığının bile gölgeleyemediği bir sır var...
Heliadai'den, yani Güneş tanrı Helios'un kızlarından bahsediyorum sana, can evladım. Herkes onların kardeşleri Phaeton için yas tutup ağaçlara dönüştüklerini anlatır ya, işte orada durmalı. Sistemin çarkları, hata yapmaya meyilli olanı da, o hataya göz yumanı da bir gün mutlaka yutar.
Bak dinle beni çocuk, dünya dedikleri yer, tepedekilerin hırslarıyla inşa edilmiş bir oyun bahçesidir. Helios, yani o gökyüzündeki kudretli "otorite", çocuklarının arzu ettiği o tehlikeli arabayı dizginleyemedi. Aslında, o arabayı sürmelerine izin vererek çocuklarını kendi hırsının kurbanı etti. Phaeton, babasının ihtişamını taşımaya çalışırken, aslında o ağır sorumluluğun altında ezilen bir çocuktu sadece. Peki ya kızlar? Phaeton düştüğünde, o parıltılı gökyüzünün sahibi tanrı; kızlarını birer ağaca dönüştürerek sessizliğe mahkum etti. Neden mi? Çünkü gerçeğin konuşulması, sarayların duvarlarını sarsardı da ondan.
Kavak ağaçlarına dönüştüklerinde, o amber diye hayranlıkla baktığınız şey aslında onların dökülen yasları, yitip giden sesleridir. Onlar, kralların veya tanrıların "doğru" kabul ettiği yolda yürürken, kendi kaderlerinin ellerinden alındığını fark edenlerdi. Sistemin hatası, suçluyu cezalandırmak yerine, o suçun ağırlığı altında kalanları toprağa gömmeyi seçti.
Şimdi anlıyor musun minik dostum? Amberin içinde parlayan o küçük damlalar, aslında birer başkaldırı hikayesidir; toprağa kök salıp, gökyüzüne bakarak sessizce isyan etmenin biçimidir bu. Dünya, güç sahiplerinin kurduğu bir tiyatrodur ama ağaçlar, eğer kulak verirsen, sana gerçek kralların nasıl da korkak olabildiklerini fısıldar.
Bir yudum neşeyi şarabın bilge tadında sakla ama sakın unutma; bazı insanlar ağaçlara dönüştürülür çünkü onlar artık "kendi" olma vakitlerini çoktan bulmuşlardır. Sen sen ol, gökyüzündeki o parıltılı arabaların peşinden koşarken, kendi köklerinin toprağın derinliklerinde, özgürce büyümesine izin ver evlat.