Gel bakalım şöyle, ateşin başına yaklaş. Ayaklarını uzat, dinlen biraz. Bugün sana anlatacağım hikaye, gökyüzünün henüz yeni yeni şekillendiği, dünyanın çocukluk dönemlerinden kalma devasa bir efsanedir. Herkesin bildiği o zarif tanrılar, Olimpos’un yüksek tahtlarına oturmadan çok önce, karanlık ve derin yerlerde yaşamış, akıllara durgunluk veren bir kuvvettir Hekatonkheirler.
"Yüz kollular" deriz biz onlara. Hayal edebiliyor musun? Bir insanın iki kolu olması ne kadar sıradansa, onların o koca gövdelerinden fışkıran yüz tane kol, o kadar akıl almazdı. Sanki bir orman dolusu dal, bir kaba sığdırılmış gibi! Her omzundan, her yanından bir el, bir yumruk, bir parmak uzanırdı.
Kendi aramızda fısıldarız; bunlar Gaia ile Uranos’un, yani yerin ve gökyüzünün en hırçın çocuklarıydı. Düşünsene, her elinde devasa bir kaya parçası tuttuğunu... Bir tanesi kolunu havaya kaldırsa, gökyüzü sakini bile olsa herhangi biri titremeye başlardı. Çünkü onlar, sadece fiziksel bir güç değil, aynı zamanda dizginlenemez bir kaosun somut haliydiler.
Korkutucu muydu bu devler? Evet, biraz öyleydi. O kadar çok kolla aynı anda binlerce taşı savurabildiklerini bir düşün! Mitolojinin o klasik kahramanları, kılıç kuşanıp aslan avlarken, Hekatonkheirler bir tepenin tamamını yerinden söküp atabilirlerdi. Babaları Uranos, onların bu sınırsız gücünden biraz ürktü mü nedir, onları yerin en derin, en karanlık zindanlarına, Tartaros’un buz gibi diplerine hapsetti.
Ama kaderin oyunları bitmez evlat. Zamanı gelince, Zeus ve kardeşleri o koca taht kavgasına tutuştuklarında, bu Yüz Kollular'ın kapısını çaldılar. Düşün, bir tarafta Olimpos’un şimşekleri, diğer tarafta yerin derinliklerinden çıkıp gelen yüz kollu bir öfke! Hekatonkheirler, özgürlüklerine kavuşunca öyle bir savaştılar ki, yer yerinden oynadı. Onlar sayesinde gökyüzü sakinleri, eski devlerin hakimiyetine son verdi.
Bugün o devlerden geriye kalan sadece efsaneler, bir de taşların üzerindeki o tuhaf çatlaklar... Bazen fırtınalı gecelerde dağlardan gelen o uğultuyu duyduğunda, belki de bir Hekatonkheir rüyasında kollarını geriyordur, kim bilir?
Şimdi, kadehini değil ama gözlerini biraz dinlendir. Dünya büyük, biz ise sadece kıyısında oturan yolcularız. Ama unutma; bazen en hırçın görünenin, en büyük yardımı dokunur. Hadi bakalım, başka bir akşam başka bir devin izini süreriz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını iyice aç; zira sana anlatacaklarım, o süslü sarayların yüksek duvarları arasında asla yankılanmaz. Hepimiz devlerin omuzlarında yükseldiğimizi sanırız ama o omuzların kime ait olduğunu, hangi ağır yükleri taşıdığını hiç merak ettin mi?
Gel evlat, şimdi sana Hekatonkheir'lerden, o meşhur "Yüz Kollular"dan bahsedeyim. Sen onları sadece gök gürültüsünden, depremden ve dehşetten ibaret sanan korkakların masallarını dinlemişsindir. Oysa gerçek, çok daha hüzünlüdür.
Peki, kimdir bu devasa varlıklar?
Onlar, gökyüzünün ve yerin en saf, en ham gücünün vücut bulmuş halidir. Ama otorite denen o kör edici hırs, onların varlığından hep ürkmüştür. Neden mi? Çünkü birinin yüz kolu olması, yüz farklı yöne bakabilmesi ve sistemin sınırlarını aynı anda dokunup dağıtabilmesi, taht sahiplerinin uykularını kaçırır da ondan.
Gencecik dostum, tanrılar dünyasında düzen denen şey, genellikle birilerinin özgürlüğünün üzerine basılarak kurulur. Hekatonkheir'ler, o muazzam güçlerini dünyayı yaşanmaz kılmak için değil, sadece "kendileri oldukları için" Tartaros denen o karanlık çukura kapatıldılar. Onları zindanlara atanlar, kendi güvenliklerini özgür bir varlığın yaşam hakkının önüne koyanlardır. İktidar, elinde tutamadığı her şeyi ya yok etmek ister ya da hapsetmek.
O devlerin her kolu, aslında tutsak edilmiş bir hayalin, susturulmuş bir çığlığın uzantısıdır. O kollarla dünyaya sarılmak istediler, ama onlara sadece zincirleri tutturdular. Bir düşün; bugün de güçlü olanlar, farklı olanı "tehlikeli" diye damgalayıp kuytulara itmiyor mu?
İşte evlat, yaşlı Silenos'un kadehinde damıttığı hakikat budur: Bir Hekatonkheir'in yüz kolu, aslında sadece bir kucaklama arzusudur. Ancak dünya, kucaklamayı değil, hükmetmeyi seçtiğinde; o kollar sadece savaşa ve acıya dönüşür. Onlar kötü değildi, sadece haksızlığa uğramış devlerdi. Ve unutma, en büyük suç, bir varlığın kendi potansiyelinden korkup onu karanlığa hapsetmektir.
Şimdi git ve gökyüzündeki fırtınayı dinle. O sadece bir doğa olayı değil; o, hapsedilmişlerin bir gün mutlaka kapıları zorlayacağına dair, çok eski ve çok haklı bir fısıltıdır.