Thesauros Mitoloji Hekabe (Latince Hecuba)

Hekabe (Latince Hecuba)

Hekabe (Latince Hecuba)

Troya kraliçesi Hekabe; evlatlarını savaşta yitirmiş, acısı derin, doğurgan ve kederli bir ana. Bahtsızlığıyla simgeleşen efsanevi bir figürdür.

Hekabe, Troya hükümdarı Priamos’un eşi, Hektor, Paris ve Kassandra gibi sayısız evladın hem biyolojik hem de toplumsal inşanın yükünü taşıyan anasıdır. Priamos, Akhilleus’un çadırına adım attığında onu on dokuz çocuğun anası olarak takdim etse de, Hekabe’nin kendi diliyle çizdiği tablo, iktidarın nüfus üzerindeki sayısal tahakkümünü ifşa eder: Troya’nın yaygın topraklarında elli oğul yetiştirmiş, saray hiyerarşisinin belirlediği statü farklarıyla doğurganlığın siyasi bir araç haline getirildiği bir çarkın içinde yitip gitmiştir hepsi.

İlkçağ yazınında Hekabe, sadece doğurganlığın değil, iktidarın yıkımıyla başkalaşan bir öznenin prototipidir. Homeros’un İlyada’sındaki o dindar, nazik ve cömert kraliçe, zamanla trajedilerin karanlığında, evlatlarının katledilişine tanık oldukça, otoritenin kendisine dayattığı uysal "ana" kimliğinden sıyrılarak vahşi bir direnç biçimine, bir tür kudurmuşluk simgesine dönüşür. Surların üzerinde Hektor’a yalvarırken sarf ettiği sözler, aslında devletin bekası ile evladın yaşamı arasına sıkışmış bir kadının, memelerinden kopan yaşamsal gücü iktidarın savunma hattına hapsetme çabasıdır; öldüğünde cesedinin bir döşek bile bulamayacak olması, krallık ihtişamının savaşın gerçekliği karşısındaki iflasıdır.

Hektor’un ölümüyle birlikte Hekabe’nin koparttığı çığlık, sadece bir yas değil, şehrin tanrısal kutsallığının yerle bir oluşuna karşı yükselen bir itirazdır. Priamos’un toza toprağa bulanmış teslimiyetçi kederine karşın, o, oğlunun bedenine bakarken hala taptaze, Apollon’un okuyla vurulmuş bir estetik kurgu arar; zira iktidarın kaybı, onun dünyasında ancak bu estetik dirençle telafi edilebilir.

Euripides’in tragedyalarında ise Hekabe, köleliğin aşağılayıcı zincirlerine vurulmuş olsa da, Polymestor’un ihaneti karşısında gösterdiği o korkunç öç alma iradesiyle, yönetilenlerin kendi adaletlerini tesis edebileceği bir sınır çizer. Polyksene’nin kurban edilişi ve Polydoros’un katli, kraliçeyi bir kurban konumundan, otoriteye karşı en sert biçimde kafa tutan özgür bir varoluşa taşır. Atinalı şairin ona "Phrygia’lı" diyerek Kybele’nin arketiplerini atfetmesi tesadüf değildir; Hekabe, toprakla bütünleşen, devletsiz ve başına buyruk bir analık gücünün, iktidarın tüm yapay sınırlarını aşan kadim bir yansımasıdır. Aradan geçen binlerce yıla rağmen, Anadolu’nun ağıtlarındaki o değişmez ezgide, Hekabe’nin yitirdiği çocukların ardından yaktığı ateş, iktidarın tükettiği yaşamların hiçbir zaman bütünüyle boyun eğmeyeceğinin kanıtı olarak yankılanmaya devam eder.
Silenos
Şimdi biraz yaklaşın hele, ateşin ışığı yüzlerinize vursun. Size anlatacağım hikaye, Troya’nın surları kadar yüksek, bir annenin kalbi kadar geniş ama bir o kadar da derin ve sarsıcıdır. Adı Hekabe. Hani o dillere destan, koca Troya Kralı Priamos’un eşi, her biri birer meşe ağacı kadar yiğit olan Hektor’un, Paris’in ve bilge Kassandra’nın annesi...

Hekabe dediğin, sadece bir kraliçe değildi dostlarım; o, sanki yeryüzüne inmiş bir anaç varlıktı. Bir zamanlar sarayının koridorları elli tane evladının sesiyle çınlardı. On dokuzu kendi bağrından doğmuş, diğerleri ise sarayın bereketinde büyümüştü. O günlerde, Hekabe’nin hayatı altın bir güneş gibi parlıyordu. Hektor savaşta yorgun argın eve döndüğünde, onu tatlı dille karşılar, biraz dinlenmesi, gönlünü ferahlatması için elinden geleni yapardı. Gökyüzü sakinlerine olan saygısı o kadar büyüktü ki, en zor zamanlarda bile Athena’nın tapınağına gider, dualarını eksik etmezdi.

Fakat biliyorsunuz, kaderin iplikleri bazen kördüğüm olur. Troya’nın o koca surları, Akhilleus denilen o hırçın savaşçının gölgesiyle karardığında, Hekabe’nin de dünyası değişmeye başladı. Surların üzerinden oğluna baktığında, gözlerinde sadece bir kraliçenin vakarı değil, her an evladını yitirebilecek olmanın o buz gibi korkusu vardı. "Hektor, yavrum," diye haykırırdı surlardan, "oğlum, gel içeri! O Akhilleus’un karşısında durma! Eğer düşersen, ne ben seni son kez bağrıma basabileceğim ne de toprağın seni huzurla kabul edecek. Seni köpeklerin dişlerine bırakma, dön evine!"

Ama kader, Hektor’un kulağına çoktan fısıldamıştı bile. Hektor, Akhilleus’un mızrağıyla yere serildiğinde, Hekabe’nin başından o parlak örtüsü düştü, saçları birbirine karıştı. O an, Troya’nın bütün ışığı söndü sanki. Ama o, bir ana olarak evladının cansız bedenine bakarken bile ne kadar asildi, biliyor musunuz? Onu öylece yatarken gördüğünde, "Sanki Apollon’un altın oklarıyla vurulmuş, taptaze bir çiçek gibisin," diyerek kederini bile bir sanat eserine dönüştürdü.

İşin aslı, hikaye orada bitmedi. Troya düştüğünde Hekabe’nin başına gelenler, taş olsa çatlatırdı. Kızı Polyksene’yi yitirdi, gözü gibi sakındığı küçük oğlu Polydoros’un ihanete uğradığını gördü. İşte o zaman, o yumuşak dilli, dua eden kraliçe değişti. Kalbi acıdan taş kesildiğinde, efsaneler der ki; içinde bir şeyler kırıldı ve o, artık bir insandan ziyade, kaybettiği yavruları için gece gündüz uluyan, öfkesi deryaları aşan bir gölgeye, bir dişi kurda dönüştü.

İzmirli ozan Homeros onu bir ana olarak anlatır, Atinalı Euripides ise onun o içindeki fırtınayı, o büyük öç alma tutkusunu işler. Bugün bile Anadolu’nun hangi köyüne gitseniz, bir ağıt duyduğunuzda Hekabe’nin yankısını işitirsiniz. O, sadece bir kral karısı değil; evladını kaybeden her annenin hüznü, her haklı direnişin en çıplak halidir.

Şimdi söyleyin bakalım, öfke ile keder arasında ince bir çizgi yok mudur? Hekabe işte o çizgide, binlerce yıldır durup bize bakıyor. Kadehinizi yavaşça yere bırakın, çünkü bu hikaye biraz zihni yorar, biraz da kalbi ağırlaştırır. Ama unutmayın; evlat acısı, gökyüzü sakinlerinin bile üzerine titrediği, en zor sınavdır.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi