Şimdi biraz yaklaşın hele, ateşin ışığı yüzlerinize vursun. Size anlatacağım hikaye, Troya’nın surları kadar yüksek, bir annenin kalbi kadar geniş ama bir o kadar da derin ve sarsıcıdır. Adı Hekabe. Hani o dillere destan, koca Troya Kralı Priamos’un eşi, her biri birer meşe ağacı kadar yiğit olan Hektor’un, Paris’in ve bilge Kassandra’nın annesi...
Hekabe dediğin, sadece bir kraliçe değildi dostlarım; o, sanki yeryüzüne inmiş bir anaç varlıktı. Bir zamanlar sarayının koridorları elli tane evladının sesiyle çınlardı. On dokuzu kendi bağrından doğmuş, diğerleri ise sarayın bereketinde büyümüştü. O günlerde, Hekabe’nin hayatı altın bir güneş gibi parlıyordu. Hektor savaşta yorgun argın eve döndüğünde, onu tatlı dille karşılar, biraz dinlenmesi, gönlünü ferahlatması için elinden geleni yapardı. Gökyüzü sakinlerine olan saygısı o kadar büyüktü ki, en zor zamanlarda bile Athena’nın tapınağına gider, dualarını eksik etmezdi.
Fakat biliyorsunuz, kaderin iplikleri bazen kördüğüm olur. Troya’nın o koca surları, Akhilleus denilen o hırçın savaşçının gölgesiyle karardığında, Hekabe’nin de dünyası değişmeye başladı. Surların üzerinden oğluna baktığında, gözlerinde sadece bir kraliçenin vakarı değil, her an evladını yitirebilecek olmanın o buz gibi korkusu vardı. "Hektor, yavrum," diye haykırırdı surlardan, "oğlum, gel içeri! O Akhilleus’un karşısında durma! Eğer düşersen, ne ben seni son kez bağrıma basabileceğim ne de toprağın seni huzurla kabul edecek. Seni köpeklerin dişlerine bırakma, dön evine!"
Ama kader, Hektor’un kulağına çoktan fısıldamıştı bile. Hektor, Akhilleus’un mızrağıyla yere serildiğinde, Hekabe’nin başından o parlak örtüsü düştü, saçları birbirine karıştı. O an, Troya’nın bütün ışığı söndü sanki. Ama o, bir ana olarak evladının cansız bedenine bakarken bile ne kadar asildi, biliyor musunuz? Onu öylece yatarken gördüğünde, "Sanki Apollon’un altın oklarıyla vurulmuş, taptaze bir çiçek gibisin," diyerek kederini bile bir sanat eserine dönüştürdü.
İşin aslı, hikaye orada bitmedi. Troya düştüğünde Hekabe’nin başına gelenler, taş olsa çatlatırdı. Kızı Polyksene’yi yitirdi, gözü gibi sakındığı küçük oğlu Polydoros’un ihanete uğradığını gördü. İşte o zaman, o yumuşak dilli, dua eden kraliçe değişti. Kalbi acıdan taş kesildiğinde, efsaneler der ki; içinde bir şeyler kırıldı ve o, artık bir insandan ziyade, kaybettiği yavruları için gece gündüz uluyan, öfkesi deryaları aşan bir gölgeye, bir dişi kurda dönüştü.
İzmirli ozan Homeros onu bir ana olarak anlatır, Atinalı Euripides ise onun o içindeki fırtınayı, o büyük öç alma tutkusunu işler. Bugün bile Anadolu’nun hangi köyüne gitseniz, bir ağıt duyduğunuzda Hekabe’nin yankısını işitirsiniz. O, sadece bir kral karısı değil; evladını kaybeden her annenin hüznü, her haklı direnişin en çıplak halidir.
Şimdi söyleyin bakalım, öfke ile keder arasında ince bir çizgi yok mudur? Hekabe işte o çizgide, binlerce yıldır durup bize bakıyor. Kadehinizi yavaşça yere bırakın, çünkü bu hikaye biraz zihni yorar, biraz da kalbi ağırlaştırır. Ama unutmayın; evlat acısı, gökyüzü sakinlerinin bile üzerine titrediği, en zor sınavdır.
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın tahtlarını, Akhilleus gibi savaşçıların parlak zırhlarını anlatmaya bayılırlar. Ama o zırhların altında ne kadar çok gözyaşı kuruduğunu, saray duvarlarının ardında kimlerin susturulduğunu nadiren dile getirirler. Gel, seninle Troya’nın o tozlu yollarından geçip, Hekabe’nin hikayesine bir de benim gözlerimle bakalım.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler: Hekabe'nin Çığlığı
Hekabe, bir zamanlar Troya’nın kraliçesiydi, evet. Ama evlat, kraliçelik dediğin nedir bilir misin? Sadece bir sistemin, o büyük çarkın dişlisi olmaktır. Hekabe; Hektor'un, Kassandra'nın ve daha nice fidanın anasıydı. Koca bir kütüphane gibiydi, her bir çocuğu bir hikayeydi. Ancak kralların hırsları ve tanrıların oyunları, bu annenin bahçesini bir bir kuruttu.
Hatırla, o eski şarkılarda Hekabe’ye “doğurgan ana” deyip geçerler. Oysa o, sistemin içine sıkışmış bir direnişçiydi. Akhilleus, o günün dokunulmaz "kahramanı" ilan edilmişti; Hekabe ise sadece, oğlu Hektor’un bedenini geri isteyen kederli bir kadın. Kral Priamos giderken Akhilleus’un önünde diz çökerken, Hekabe surların tepesinden oğluna sesleniyordu:
“Hektor, yavrucuğum, saygı göster bu memeye... gir içeri, canım oğlum, dışarda dikilme karşısına!”
Duyuyor musun minik dostum? O ses bir kraliçenin sesi değil, evladını o kör dövüşten, o anlamsız güç gösterisinden korumaya çalışan bir insanın çaresiz yakarışıydı. Ama kralların egosu, bir annenin kucağından daha güçlüydü. Hektor öldü. Ve o günden sonra Hekabe’nin ruhu, yavaş yavaş o ihtişamlı saray elbiselerini üzerinden atıp, gerçeğin çıplak ve vahşi soğukluğuyla tanıştı.
Kızları Polyksene'yi kurban ettiklerinde, Polydoros’un cansız bedeni denizde sürüklendiğinde, Hekabe artık bir "kraliçe" değildi. O, haksızlığa karşı bir çığlığa dönüştü. İnsanlar onun için "köpek gibi uludu" dediler, çünkü sisteme karşı çıkanın sesini başka türlü anlamlandıramazlardı. Haklılığını haykıran bir kadını, "kuduz" diye nitelemek, otoritenin en sevdiği yöntemdir güzel evlat. Ama o, bir köpek değil, Phrygia'nın kadim, koruyucu gücü Kybele’nin öfkeli bir yansımasıydı.
Şimdi bir yudum şarapla bu buruk hikayeyi zihninde dinlendir. Hekabe bize şunu öğretir: Bir sistemin parçası olmak, gün gelir seni evlatlarından, huzurundan ve en sonunda kendi benliğinden eder. O, tüm o parlak isimlerin gölgesinde kalmış ama acısıyla gerçeği haykırmış biridir. Krallar savaşır, kazananlar tarihe not düşer ama o notların arasındaki boşluklarda, aslında Hekabe gibi annelerin sessiz çığlıkları yatar.
Unutma küçük gezgin; büyük isimlerin ardına bakmak, her zaman gerçeğin anahtarıdır. Hekabe sadece bir mit değil, haksızlığa uğramış her annenin, her insanın içindeki o sönmeyen, o haykıran ateştir.