Gel bakalım şöyle, otur yanıma evlat. Şu eski parşömenlerin tozunu birlikte süpürelim. Bakıyorum da gözlerin haritalarda, uzak diyarların masallarında geziniyor. Dünya dediğin yer, sanki tanrıların kendi aralarında oynadığı devasa bir satranç tahtası gibi; bazen nehir olur akar, bazen şehir olur yükselir, bazen de bir kahramanın ayak izinde saklanır. Gel, anlatayım sana şu isimlerin altındaki gizli yolları.
Önce bizim **Haliç**’ten, yani Keroessa’nın diyarına bakalım; bir prensesin hüznü ve güzelliği sinmiştir o sulara. Sonra rotamızı güneye, **Halikarnassos**’a çevirelim. Orada **Aphrodite**’nin nefesi eser, Antheus’un ayak sesleri duyulur; Salmakis’in o suları biraz tatlı, biraz da baş döndürücüdür, dikkat et derim.
İç Anadolu’nun içinden bir damar gibi geçen, o koca **Halys**, yani Kızılırmak... Sinope’nin hikayesini taşır durur yatağında. Onun kıyılarında oturup serinlerken, bir bakmışsın **Hellenler** çıkagelmiş. Hellen dedik mi, aklına o neşeli şenlikler, **Dionysos**’un bağbozumları ve İon’un o bitmek bilmeyen merakı gelsin. Hani şu **Hellespontos** var ya, o hırçın Çanakkale Boğazı... **Helle**’nin altın postlu koçla göğe yükseldiği o hazin anı, bugün bile o akıntıda hissedersin. Argonautlar’ın o suları yarıp geçerken çıkardığı sesleri hala duyuyorum sanki.
Dünya sadece burası değil tabii. **Hermos** kıvrılarak akar, **Asia**’nın bereketini Ege’ye taşır. İnsanlar hep batıya, o "Akşam Ülkesi" dedikleri **Hesperia**’ya –yani bizim şimdiki İtalya’mıza– merak duymuşlardır; **Aineias** gibi kahramanlar oraların yolunu gözlemiştir hep. Sonra çok uzaklara, **Hindistan**’a kadar gideriz. **Dionysos**’un zafer alayları ve Semiramis’in efsaneleri o uzak toprakların tozuna karışmıştır.
Toprak dedik de, Anadolu’nun kadim halklarını, o güçlü **Hititleri** unutmak olmaz. **Kybele**’nin gürleyen savaş arabası, Amazonların ayak sesleri ve **Adonis**’in bitmeyen gençliği hep bu toprakların bereketli bağrından yükselir.
Bazen de gökyüzü sakinlerinin bile tam yerini söyleyemediği o gizemli yerlere gideriz. **Hyperbore’liler**... **Apollon**’un en sevdiği, kuzeyin en soğuk ama en huzurlu köşesinde yaşarlar. Bir de masalların içine saklanmış **Hypereia** adası var; Alkinoos’un krallığında kim bilir hangi eski denizci soluklanmıştır?
İşte böyle evlat... Dünya, üzerindeki bu isimlerden ibaret değil; her biri, unutulmuş bir kahkahaya, yaşanmış bir sevdaya ya da bir tanrıça inatlaşmasına çıkar. Hadi, şimdi şu kupayı dolduralım da, sen bana hangisinin masalını daha çok merak ettiğini söyle. Hangi rotadan başlayalım?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o yaldızlı zaferlerin ardında, tozlu raflara saklanmış bir sır var. Büyük kralların göğüslerini kabartarak anlattıkları o seferler, aslında haritalara çizilmiş kanlı birer mülkiyet hırsıdır. Gel, otur yanıma da kulak ver; zira tarihin mürekkebi daima kazananların kibriyle değil, kaybedenlerin sessiz çığlıklarıyla yazılmıştır.
Haliç (Keroessa): Altın boynuz derler, güzelliğine methiyeler düzerler. Oysa o sular, Poseidon’un kızı Keroessa’nın sessizliğinden beslenir. Şehirler kurulurken kimse o kadim toprakların gerçek sahiplerine "ne düşünürsün?" diye sormaz; sadece fethedilecek bir yer olarak bakarlar.
Halikarnassos (Salmakis): İnsanlar buraya tatil için gelir, Aphrodite’in aşkını arar. Ama Salmakis’in o meşhur pınarının hikayesi, birleşen iki bedenin değil, zorla dayatılan kimliklerin ve arzu edilenin kendine yabancılaşmasının hüznüdür. Güçlü figürlerin tutkuları, pınarın başında birleşenlerin kaderini nasıl da düğümlemiş...
Hellespontos (Helle): Bir boğazın adı, kurban edilen bir çocuğun adından gelir. Athamas’ın hırsı uğruna gökyüzünden düşen Helle’nin sulara karıştığı yerdir burası. Kralların "stratejik önemi" dedikleri şey, aslında bir babanın ihmali ve devletin çıkarları arasında ezilen bir masumun sessizliğiydi.
Hellenler ve Dionyos: Bak evlat, Dionysos bir kral gibi değil, bir isyan gibi geldi. İnsanları sınırlardan, kurallardan ve o katı "Hellen" kimliğinden özgürleştirdi. Neşesi, bir parça şarapta değil, kibrin yıkılmasında gizlidir. Oysa krallar onun coşkusunu bile kendi düzenlerine alet etmek için bin bir takla attılar.
Hititler ve Kybele: Anadolu’nun kalbinde, Amazonların özgür adımlarının yankısı duyulur. Kybele’nin toprağında doğan Adonis, sistemin savaşçı dediği erkeklerin bile aslında doğanın kırılgan bir parçası olduğunu hatırlatır. Krallar tahtlarına çivilenmişken, bu topraklar her zaman direnenlerin ve özgürlüğüne düşkünlerin yurdu olmuştur.
Hyperbore’liler: Apollon’un güneşi aradığı o efsanevi kuzey... İnsanlar ulaşamadıkları her yere "kusursuz" derler. Oysa gerçek, ulaşılmaz olan o uzak diyarlarda değil, tam da ayaklarının altında, toprağın altında yatan kadim anıların içinde saklıdır.
Şimdi şunu unutma evlat; haritalarda gördüğün o çizgiler, insanların üzerine kalemle çektiği sınırlar olsa da, rüzgar ve su o sınırları tanımaz. Gerçek, kralın sarayındaki tahtta değil, nehrin kıyısında, Medousa’nın bakışındaki kederde ve Helle’nin dalgalara çarpan sessizliğindedir. Sorgula, sakın durma; çünkü gerçek, ancak ona cesaretle bakanların önünde örtüsünü aralar.