Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şu zeytin ağacının gölgesine. Bak, bugün sana içimizdeki o gizli yolcudan, o hiç uyumayan neşeden bahsedeyim. Hani şu Latinlerin "Genius" dedikleri, senin de kulak aşinalığın olan "cin" sözcüğünün atası olan o kadim misafir...
İnsan dediğin sadece et ve kemikten ibaret değil, bunu sen de hissediyorsundur. Her insanın içinde, o daha minik bir bebekken dünyaya gözlerini açtığı an, onunla birlikte filizlenen bir tinsel varlık vardır. İşte o Genius’tur. O senin içindeki pırıltıdır; sabah uyandığında seni zıplatan, bir şeye kahkahalarla gülmeni sağlayan, "hadi, bugün harika bir gün olacak!" dedirten o gizli güç, tam olarak odur. İnsanın yaşam sevinci, o içerideki minik elçinin eseridir.
Genius sadece senin içinde mi sanırsın? Hayır, hayır... Bir evin, bir koruluğun, hatta bir şehrin bile kendi Genius’u vardır. Hani bazen bir yere girersin de huzur dolar içine, işte o mekanın ruhudur seni karşılayan. Mesela evlilik törenlerinde o zifaf yatağının da bir Genius’u olurdu eskilerde; yeni kurulan yuva bereketli olsun, sevgileri filizlensin diye o yatağın başında beklerdi. İnsanlar o kadar inanırlardı ki bu varlığın gücüne, birbirlerine söz verirken, yemin ederken kendi Genius’larını şahit tutarlardı. "Kendi içimdeki o kutsal neşenin üzerine yemin ederim ki..." derlerdi.
Doğum günlerini neden kutlarız sanıyorsun? Sadece pasta yiyip eğlenmek için değil! O gün, senin içindeki o tinsel varlığın, yani senin Genius’unun doğum günüdür. Onu onurlandırmak, ona "iyi ki benimlesin" demek için bir kutlamadır o.
Zaman geçip imparatorlar başa geçince işler biraz değişti tabii. Dediler ki; "İmparatorun Genius’u, diğer bütün Genius’ların kralıdır!" Gökyüzü sakinlerinin bile çekindiği bir otorite gibi gördüler onu. Ama biz insanlar, daha sade düşünenler, Genius’u sadece o ışıltılı yaşam enerjisi olarak bildik.
Sonunda öyle bir noktaya geldi ki bu inanç, artık dediler ki; "İnsan ölse bile, o içindeki Genius asla gitmez." Bedenden ayrılır ama o tinsel varlık sonsuza dek yaşamaya devam eder. Hani ölülerin ardından dualar edilir, "Manes" denilen o ruhlar anılır ya, işte o bizim Genius’un bir sonraki durağıdır.
Şimdi söyle bakalım küçük dostum; senin Genius’un bugün seni neye neşelendirmeye zorluyor? İçindeki o pırıltıyı sakın söndürme, o senin bu dünyadaki en sadık yoldaşın. Hadi, şimdi git ve o neşeyi dışarı çıkar, dünya zaten yeterince ciddi, biraz Genius oyununa ihtiyacı var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda anlatılmayan, o devasa mermer sütunların gölgesinde saklanan bir sır var...
Eski dünyanın bilgeleri, insanın içine üflenen o kıvılcıma Genius adını vermişler. Bir çocuğun ilk nefesiyle parlayan, her doğum gününde bir kadeh şarabın neşesiyle selamlanan bir ışık bu. Ama gel gör ki evlat, insanoğlu gücü eline geçirdiğinde, o ışığı bile zincire vurmayı pek sevdi.
Senin içinde yaşayan o Genius, seni sen yapan, dünyaya şaşkınlıkla bakan o saf meraktır. O, sadece senin değil; sevdiğin bir ağacın, oyun oynadığın bahçenin veya paylaştığın bir dostluğun ruhudur. Ancak büyük adamlar, yani o kendilerini dünyanın sahibi sanan krallar ve imparatorlar, bu güzel ve özgür ruhu da kendi hırslarına alet ettiler. Bir imparatorun Genius'unu, diğer herkesin ruhunun efendisi ilan ettiler. Düşünsene; senin içindeki o eşsiz ve özgün ışıltıyı, bir başkasının emrine sokmaya çalışmak... İşte otorite denen o devasa çark, tam da bunu yapar. İnsanları, kendi içlerindeki gerçek Genius'u unutmaya, sadece tepedeki o soğuk, devasa gölgeye boyun eğmeye zorlar.
Zifaf yataklarına bile o ruhu bekçi dikenler, aslında aşkın ve yaratımın doğallığını kendi düzenlerinin bir parçası yapmak istediler. *Genius*, aslında bir yemin değildir, bir boyun eğiş hiç değildir; o, insanın kendi kendine sadık kalma cesaretidir. Bugün sana bunu neden anlatıyorum ey küçük yolcu? Çünkü bir gün, senin o içindeki ışığı söndürmek isteyen "imparatorlar" karşına çıkacak. Kim olduklarını nasıl mı anlarsın? Kendi Genius'larını, senin hayatından daha değerli kılanlardan.
Unutma, bazen sistemin kuralları insanın kendi içindeki o kadim sesi susturmak için kurgulanır. İnsanlar, öldükten sonra geriye kalan o Manes yani "ölülerin ruhları" derken bile, aslında yaşarken kaybettikleri özgürlüklerini özlüyorlardı. Sen henüz yolun başındayken, içindeki o Genius'u kimseye emanet etme. Krallar hırslarıyla silinip giderler, ama bir insanın kendi içindeki o ışığı koruyarak yaşaması, tüm tahtlardan daha büyük bir sanattır.
Şimdi söyle bana benim akıllı evladım, o içindeki Genius sana şu an ne fısıldıyor? Yoksa o da mı bu sıkıcı düzenin kurallarına karşı, gizli bir gülümsemeyle dans ediyor?