Bak bakalım güzel çocuk, şu karşıdaki dönen tekerleğe... İşte o, gökyüzü sakinlerinin en kaprislisi, en oyuncusu olan Fortuna’nın elindeki dümendir. Ona Yunanlı dostlarımız Tykhe derler ama bizim oralarda adı Fortuna’dır. İnsanlar ondan hem biraz korkar hem de başlarına iyi bir şeyler gelsin diye ona en güzel çiçekleri sunarlar.
Neden mi korkarlar? Çünkü Fortuna biraz... nasıl desem, şakacıdır. Elinde tuttuğu o meşhur dümeni bir çevirir, bugün zirvede olanı yarına çamurun içine bırakıverir. İşte bu yüzden resimlerinde gözleri genellikle bağlıdır; kimin zengin, kimin fakir olacağına, kimin ayağının taşa takılacağına bakmaz bile. Kaderi, tıpkı bir çocuk oyunu gibi rastgele dağıtır.
Ama öyle sanma ki sadece oyuncudur; bereket boynuzu da yanındadır. O boynuzdan dökülenler; bolluk, huzur ve neşedir. Bir gün kapını çalar, avuçlarına dünyaları sığdırır, ertesi gün gelir, elindekileri hafif bir rüzgar gibi savurup gider.
Zamanın birinde Servius Tullius diye bir kral varmış. Bu adam Fortuna’nın öyle bir gönlünü çelmiş ki, tanrıça geceleri gizlice onun evine gelir, odasına süzülür, ona krallığını nasıl yöneteceği konusunda fısıldarmış. Öyle çok severmiş ki onu, tapınağına gittiğinde kralın heykelini tam başköşede görürsün. Sanırsın ki tanrıça, "Seni unutmadım, sadık dostum" diye fısıldıyor taştan dudaklarıyla.
Yıllar geçtikçe Fortuna, tıpkı mevsimler gibi başka renkler de almış. İnsanlar onu Mısır’ın gizemli tanrıçası İsis ile karıştırır olmuşlar. Bir bakmışsın bir tapınakta bilge bir kraliçe, bir bakmışsın başka bir yerde elinde dümeniyle gemileri yönlendiren bir denizci.
Velhasıl evlat, hayat dediğin Fortuna’nın elindeki o dönen tekerlektir. Bazen en tepedesindir, rüzgar saçlarını okşar; bazen de en aşağıda, toprağın kokusunu duyarsın. Önemli olan, o dümen hangi yöne dönerse dönsün, içindeki neşeyi kaybetmemek. Biraz şarap tadında bir hayat, biraz da o gizemli tekerleğin gıcırtısı... Tanrıların oyununa eşlik etmeyi bilmek gerekir.
Hadi, şimdi söyle bana; Fortuna’nın dümeni yarın senin için hangi yöne dönsün istersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında sana masallarda asla anlatılmayan bir sırrı fısıldayayım. Yanına sokul, zira bu gerçek, saray duvarlarının ardındaki o uykulu yalanlardan biraz daha keskindir.
Romalılar, o koca gövdeli imparatorluk kurucuları, Fortuna adında bir kadından ölesiye korkarlardı. Ona tapınır, önünde diz çöker, avuçlarını açıp kısmet dilenirlerdi. Yunanlılar ona Tykhe derdi, biliyorsun; o, elinde bir dümenle gelir, sanki hayatlarımızı dev bir gemiymişiz gibi istediği uçuruma sürükleyebileceğine inandırır herkesi. Kucağında her daim dolu bir bereket boynuzu taşır ama gözleri kapalıdır güzel çocuğum. Neden kördür, bilir misin? Çünkü eğer bakarsa, kimin aç, kimin tok, kimin zalim, kimin mazlum olduğunu görür ve o zaman "taraf tutmak" zorunda kalır. Körlüğü, adaletsizliği meşrulaştıran bir maskedir aslında.
Hikaye öyle anlatılır ki; Kral Servius Tullius’un odasına geceleri gizlice girermiş bu tanrıça. Bir kralın, gücünü göklerden gelen bir "kısmete" dayandırması ne kadar da kullanışlı, değil mi? "Beni tanrıça seçti, bu dümen benim elimde," demenin en şatafatlı yolu bu. O heykelini tapınaklara diktirenler, aslında halka şunu söylerdi: "Sizin kaderiniz, bizim yönetme hakkımız, gökyüzünün oyunudur, sorgulanamaz." Oysa gerçek, efendim, çok daha tozlu ve çok daha insanidir.
Zaman geçtikçe bu Fortuna, bambaşka maskeler taktı; bazen İsis oldu, bazen başka bir surete büründü. İnsanlar, ellerindeki dümenin aslında kendi ellerinde olduğunu unutup, o kör kadının insafına bıraktılar özgürlüklerini. Bir damla şarap içip yorgunluğumu atarken şunu düşünürüm dostum; kimin "kısmet" dediği, aslında bir başkasının "tercihi" olabilir mi? Güç sahipleri, hayatın acımasız cilvelerini tanrısal bir zorunluluk gibi pazarlar, ta ki sen, o dümeni kendi eline alıp kaptan köşküne yürüyene kadar.
Sakın unutma; Fortuna’nın körlüğü senin gözlerini bağlamasın. Kralların saraylarına giren tanrıçaların değil, kendi adımlarını atanların hikayesi gerçektir. Şimdi git, rüyanda o dümeni kırıp tahtaya dönüştürdüğünü gör; belki o zaman özgürlüğün tadı damağına bir gün batımı kadar güzel gelir.