Şöyle yaklaşın biraz, evet, ateşin ışığı tam yüzünüze vursun. Kulaklarınızı açın bakalım, zira anlatacağım kişi pek bir neşeli, pek bir yerinde duramaz tiplerden. İnsanlar ona "Faunus" derler, ama aslında o ormanların, tarlaların ve o bitmek bilmeyen yaşam enerjisinin ta kendisidir.
Düşünün, öyle taze bir sabah düşünün ki; gökyüzü sakinleri henüz bulutların üzerinde keyif çatarken, bu dostumuz kırlarda koşturmaya başlamış bile. Soyu sopu da bellidir ha, öyle yabana atılacak cinsten değil; Saturnus’un torunu, Ficus’un oğlu. İsminin kökeni bile güzeldir, "iyilik eden" anlamına gelir. Yani ormanda yolunuzu kaybederseniz, bilin ki o, bir yerlerden sizi gözetleyip sessizce yolunuzu bulmanıza lütuf gösteriyordur.
Başta sadece büyük, ulu bir tanrıydı o. Ama zaman geçtikçe, insanlık onu biraz daha yakından tanımak, biraz daha "bizden" biri yapmak istedi. Tıpkı şu Yunanlıların o meşhur Pan’ı gibi, yani keçi ayaklı, minik boynuzlu, sakallı bir yaramaz haline büründü. Tabii sakın onun bu hallerine bakıp "hafif bir yaratık" sanmayın; o, Palatinus Tepesi'nin kadim sahiplerinden, Latium’un ilk krallarından biridir. Krallık dediğin sadece tahtta oturmak değildir; toprak bereketli olsun, sürüler coşsun, nympha'lar su kenarlarında neşeyle dans etsin diye ormanda gezmektir asıl mesele.
Şubat ayının ortalarına geldiğinizde, o kışın soğuk nefesinin kırılıp baharın ilk tomurcuklarının "merhaba" dediği günleri hatırlayın. İşte o zamanlar, Lupercalia dedikleri şenlikler başlardı. Luperci dedikleri gençler, üzerlerinde pek az kıyafetle, ellerinde deriden kayışlarla koştururlardı. Neden mi? Toprağın kısırlığını defetmek, kötü ruhları uzaklaştırmak ve hayatı yeniden uyandırmak için! Biraz şaşırtıcı değil mi? Ama antik zamanın yaşam tarzı böyledir; bazen biraz gürültü, biraz hareket, biraz da kahkaha gerekir ki dünya dönmeye devam etsin.
Ona bakarsanız, bazen bir ağacın gölgesinde kestirdiğini, bazen bir dere kenarında nympha'ların peşinden koştuğunu görürsünüz. Şarap kadehiyle pek işi olmaz, onun derdi doğanın nabzını tutmaktır. Kimi zaman bilge bir kral, kimi zaman muzip bir Satyr… Faunus, işte tam olarak bu dengedir; hem ciddiyeti elden bırakmaz hem de hayatın o tatlı, başıboş neşesini asla unutmaz.
Şimdi söyleyin bana, ormanlarda o keçi toynaklarının tıkırtısını duyduğunuzu hissettiğinizde, hala sadece bir rüzgar mı sanacaksınız? Yoksa kadim bir dostun selamını mı alacaksınız? Hadi, biraz daha yaklaşın ateşe; hikayeler bitmez, yeter ki dinleyecek bir çift meraklı göz olsun.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Bugün sana, o parıltılı mermer heykellerin arkasına saklanan, ormanların derinliklerinden gelen ürkek bir nefesin hikayesini fısıldayacağım. Kulaklarını dört aç, çünkü kralların tarih kitaplarında "tanrı" ya da "kral" dedikleri, aslında kendi gölgelerinden kaçan zavallı figürlerdir.
Şimdi, şarap kadehimi hafifçe masaya bırakıp sana Faunus'u anlatayım. Gökyüzü saraylarında oturanlar, ona "qui favet" dediler; yani "iyilik eden". Kulağa ne kadar da masum geliyor, değil mi evlat? Oysa bir isme "lütufkar" demek, çoğu zaman onu bir sistemin çarkına dişli yapmanın en kolay yoludur. Onu tarlaların, sürünün bekçisi ilan ettiler; çünkü insanlar kontrol edemedikleri doğayı, bir "bekçi" figürüne hapsettiklerinde kendilerini güvende hissederler.
Lakin asıl hikaye, sarayların koridorlarında değil, dağların serin gölgelerinde başlar. Faunus'u Yunanlıların Pan'ına benzettiler; keçi ayaklı, boynuzlu, tekinsiz bir yaratık... Neden mi? Çünkü doğanın dizginlenemez, evcilleştirilemez ruhunu bir "canavar" kutusuna sığdırmaları gerekiyordu. O, özgürlüğün vahşi sesiydi; sisteme sığmayan herkes gibi onu da "öteki" yaptılar.
Ah, evlat... O Lupercalia dedikleri törenlere bir bak. Palatinus tepesinde, "bereket" bahanesiyle kurulan o düzene... Çıplak delikanlıların kamçı salladığı o günlerde, kimin iradesinin kime karşı kullanıldığını hiç düşündün mü? "Toprağın verimliliği" dedikleri o kılıfın altında, aslında güç sahiplerinin kendi kurallarını halkın bedenleri üzerinde nasıl denediği yatar. Kısırlığı defetmek için kullanılan o kamçılar, aslında sadece toprağa değil, insanların zihinlerine de birer korku çizgisi çekerdi.
Zamanla Faunus'u unuttular; bir bakmışsın ki o, ormanlarda Nympha'ların peşinde koşan bir satyr'e dönüşüvermiş. Sistemin dışına itilen her bilge, sonunda bir "kovalayan" veya "kovalanan" figürüne dönüştürülerek itibarsızlaştırılır. O, Latium'un ilk krallarından biri miydi, yoksa sadece ormanın dilini anlayan yaşlı bir bilge mi? Bunu asla bilmeyecekler, çünkü krallar tarihi sadece kendi ihtişamlarını parlatmak için yazarlar.
Görüyor musun sevgili evladım? Güç, her zaman önce doğayı, sonra bedeni, en sonunda da hafızayı tutsak etmeye çalışır. Faunus, aslında biziz; ormanda çıplak ayakla koşan, boynuzları ve içindeki o huzursuz neşeyle sistemi sorgulayan herkesin bir parçası. Sakın unutma; sana anlatılan her "kutsal" hikayenin ardında, susturulmuş bir ormanın ve aslında senin özgürlüğün için atılan gizli bir çığlığın izi vardır.