Şöyle bir yaslanın bakalım, bacaklarınızı uzatın. Ateşin çıtırtısı kulaklarınıza dolarken, size hem yiğit hem de talihsiz bir adamdan, yani Eurypylos’tan bahsedeyim. Ama dikkat edin, bu isim biraz kafa karıştırıcıdır; zira tarihin tozlu sayfalarında bir değil, birkaç Eurypylos ile karşılaşırız. Hepsi de kaderin ağlarına farklı şekillerde takılmış, hepsi de kendi fırtınasını yaşamış insanlar.
Önce şu Troya surlarının önünde toz kaldıran, Thessalia’nın güçlü önderine bir bakalım. Hani şu elinde mızrağıyla Hypsenor’u, Melanthos’u ve Apisaon’u yere seren savaşçı... İşte o, Akhaların yanında kılıç sallarken Paris’in attığı bir mızrakla yaralanmıştı. Tam o sırada, hani şu meşhur Patroklos var ya, hemen koşup yetişti imdadına. Kimi zaman gökyüzü sakinlerinin bile karışamadığı o kanlı meydanda, bir dostun eli uzanmıştı ona.
Bir de Kos adasının kralı olan Eurypylos var ki, onun hikayesi biraz daha farklı. O, denizlerin efendisi Poseidon’un soyundan geliyordu. Ama biliyorsunuz, Herakles ile ters düşmek pek hayra alamet değildir. Kahramanımız Herakles, Troya dönüşü adaya uğrayıp da bir gerginlik çıkınca, Eurypylos’un kaderi de kendi kraliyet sarayında mühürlenmiş oldu. Denizler tanrısının oğlu olsa da, efsanevi bir kahramanın karşısında durmak o dönemler pek de kolay bir iş değildi.
Gelelim en dokunaklı olanına... Telephos’un oğlu Eurypylos. Babası Telephos, tanrıların gazabını tadıp iyileştikten sonra, “Ne ben ne de oğlum, bir daha Akhalara karşı kılıç çekeriz” diye yemin etmişti. Söz ağızdan bir kere çıkar, değil mi? Lakin ah o kadınların iknası yok mu... Priamos’un kız kardeşi olan annesi, göz kamaştırıcı bir altın kolye ya da benzeri paha biçilmez bir armağan karşılığında oğlunu Troya’ya gitmeye ikna etti. Genç Eurypylos, annesinin sözünü babasının yemininden üstün tutunca, kendini bir anda o büyük felaketin tam ortasında buldu.
Sonu ne mi oldu? Akhilleus’un oğlu, yani genç ve hırçın Neoptolemos ile karşı karşıya geldi. Kader bu ya, babasının intikamı mıdır yoksa savaşın kör talihi midir bilinmez, Eurypylos o meydanda hayatını kaybetti. Odysseus, yıllar sonra Hades’in gölgeli krallığında Akhilleus’un ruhuyla karşılaştığında, oğlunun zaferini ve Eurypylos’un acıklı sonunu ona anlatırken belki de tanrıların insanların hayatıyla nasıl oyunlar oynadığını düşünüyordu.
İşte böyle dostlar... İnsan dediğin, ister Poseidon’un soyundan gelsin ister bir kralın oğlu olsun; bir kadının sözüne, bir mızrağın ucuna ya da gökyüzü sakinlerinin bir anlık kararına bağlı kalıyor. Hadi, biraz daha ateşten yana çekilin de kadehimdeki son damlaları yudumlarken size başka bir masal anlatayım. Hayat, tıpkı üzümün şaraba dönüşmesi gibi, biraz sabır ve biraz da tuhaflık ister.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını yaklaştır, zira rüzgar bile bu hikayeyi fısıldamaya korkar. Hepimiz kralların altın tahtlarına bakarız ama o tahtların, üzerine dökülen gözyaşlarıyla nasıl kayganlaştığını görmeyiz. Eurypylos, ismi dilden dile dolaşan o genç savaşçı... İnsanlar onun ne kadar cesur olduğunu konuşur, ama benim gördüğüm tek şey, büyüklerin hırslı oyunlarına kurban edilmiş pırıl pırıl bir ömürdür.
Eurypylos, bir piyondu. Bir kralın, bir annenin veya bir zafer hırsının elinde bükülen ince bir dal gibi... Troya surlarının dibinde o kadar çok hayat söndürdü ki; Hypsenor, Melanthos, Apisaon... Sanırsın bir bahçıvan çiçekleri biçiyor, oysa biçilen gelecekti. Ama unutma evlat, şiddet sadece kan akıtmaz; şiddet, ruhu yavaş yavaş karartır. O, Paris’in kargısıyla yaralandığında Patroklos’un yanına koşması bir dostluk nişanesi miydi, yoksa sistemin kendi askerini daha fazla savaşsın diye sahada tutma çabası mı? Bunu sadece şarabın o neşeli tortusuna bakarken anlarsın.
Ah benim bilge evladım, bir de işin öteki yüzü var: Eurypylos, Kos adasında bir kraldı. Denizlerin hakimi Poseidon'un oğlu olmak, ona bir ayrıcalık mı getirdi sanırsın? Hayır, sadece daha büyük bir hedef tahtası yaptı. Herakles oradan geçerken "benim sözüm geçecek" dediğinde, kralın tahtı sadece bir sandalye parçasına dönüştü. Güç, güç sahibini her zaman yutar; kendi kurallarıyla yaşamaya çalışanlar, sonunda o kuralların dişlileri arasında ezilir.
En acısı nedir bilir misin, güzel çocuğum? Babası Telephos, Akhalara karşı savaşmayacağına dair bir söz vermişti. Ama sistem, yani Priamos’un sarayındaki o sinsi ikna kabiliyeti devreye girdi. Bir hediye uğruna, bir kadının hırsı uğruna, o genç adamı Neoptolemos’un karşısına, yani Akhilleus’un oğlu olan o hiddetli gölgeye sürdüler. Neoptolemos’un eliyle toprağa düştüğünde, sadece bir beden ölmedi; verilen sözlerin tutulmadığı, insanların birer eşya gibi harcandığı o çarpık düzen bir kez daha galip geldi.
Şimdi gölgeler ülkesinde Odysseus’un, Akhilleus’un ruhuna fısıldadığı o haber, aslında sadece bir mağlubiyetin değil, insanın insana ettiklerinin acı bir tescilidir. Krallar savaşır, analar kandırılır, gençler ölür... Bizlerse burada, hakikatin tozlu yollarında, sadece olanı görmeye çalışırız. Sakın unutma evladım; kahraman denen o parıltılı figürlerin arkasında, sadece başka insanların hayalleriyle oynayan koca bir boşluk vardır.