Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin başına yaklaşın. Yaşlı gözlerim yine eski defterleri karıştırdı, size anlatacak bir hazinem var. Bugün size Eurynome’den bahsedeceğim. Ama durun, hangisinden? Çünkü dünyada bazen aynı isimle anılan iki farklı ruh dolanır.
Evren henüz gençken, denizlerin o sonsuz, derin sularının hakimi Okeanos ile eşi Tethys’in tam üç bin tane kızı vardı. Dile kolay, üç bin! İşte okyanusun dalgaları arasından yükselen bu kızlardan biriydi Eurynome. Öylesine zarif, öylesine ahenkli bir duruşu vardı ki, gökyüzü sakinlerinin baş tacı olan Zeus’un bile dikkatinden kaçmadı. Onunla birleştiğinde, dünyaya neşe saçan, bakışlarıyla ortalığı aydınlatan üç kızları dünyaya geldi: Kharitler, yani bizim Üç Güzeller. Aglaie, Euphrosyne ve o tatlı mı tatlı Thalia... Hani bazen içiniz kıpır kıpır olur, gülmek istersiniz ya, işte o anlarda bu üç kızın bir dokunuşu vardır dünyada.
Ama bazen tarih, o yükseklerdeki mitlerin arasından iner, daha mütevazı bir kapının eşiğine oturur. Eurynome adını, İthake’nin sarayında, kraliçe Penelopeia’nın yanı başında da duyarız. O, gürültülü kralların değil, sabrın ve sadakatin hizmetkarıydı. Kraliçe ne zaman içi daralsa, ne zaman o bitmek bilmeyen dokuma tezgahının başında gözleri dalsa, dert ortağı Eurynome olurdu.
Hani Odysseus o uzun ve meşakkatli yolculuğundan sonra, perişan bir dilenci kılığında evine döndüğünde kimse onu tanımamıştı ya... İşte o yorgun adamın üstünü örten, saçındaki tozu toprağı yıkayan, onu yeniden bir kahraman gibi hazırlayıp kraliçesine kavuşturan o şefkatli eller, yine Eurynome’nin elleriydi.
Görüyor musunuz çocuklar? Bir yanda gökyüzü krallarının sofrasında zarafeti temsil eden tanrıça, diğer yanda sarayın sessiz köşelerinde bir kraliçenin yorgunluğunu paylaşan, o hayatın gerçek yükünü omuzlayan sadık bir kadın... İsimler aynı, ama ruhlar ne kadar da geniş!
Hadi bakalım, şimdi gidip biraz oyun oynayın, biraz da hayal kurun. Belki yarın, sizin de içinizdeki o küçük "Üç Güzeller" neşesini dışarı çıkarır, belki de siz de bir gün birinin yorgunluğunu dindiren o güvenilir el olursunuz. Kim bilir?
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu parşömenlerin arasında, kralların görkemli zırhlarının parıltısı altında gizlenen bir çatlak...
Gel, yanıma otur küçük dostum. Bugün sana, sarayların koridorlarında yankılanan ama asla duyulmayan o kadim ismin, Eurynome’un hikayesini fısıldayacağım. Elindeki kupada biraz hayatın neşesi, dudaklarında ise sorma cesareti olsun.
Önce şunu bil güzel yavrum: İnsanlar onu sadece 'Okeanos'un üç bin kızından biri' ya da 'Zeus’un Kharitler’i doğuran eşi' olarak etiketleyip bir köşeye iterler. Zeus gibi devasa bir gölgenin yanında parlayan bir dekor sanırlar onu. Oysa Eurynome, sadece bir mit değil, evrendeki o ince dengeyi, yani 'uyumu' temsil eden ilk kıvılcımdı. O, tanrılar dünyasında bile kendi sesini saklamak zorunda bırakılmış, hırslı kralların gölgesinde parıltısı söndürülmeye çalışılmış bir bilgelikti.
Şimdi ise kulak ver, zira bu kısım yetişkinlerin bile unuttuğu bir hakikat: Aynı Eurynome, yıllar sonra İthake'de bir kahya kadının suretinde karşımıza çıkar. Koca bir destanın, Odysseus gibi 'kahraman' ilan edilen bir adamın dönüş yolunda, o gölgelerde gizlenir. Penelopeia’nın yanı başındadır. Kraliçenin gözyaşlarını silen, yaralarını saran, bir yabancıyı -yani aslında kocasını- yıkayıp gerdeğe hazırlayan sessiz eller, odur.
Görüyor musun evlat? Sistem, Eurynome gibi varlıkları önce 'güzellik tanrıçalarının annesi' diye göklere çıkarır, sonra işi bitince bir saray hizmetçisinin örtüsüne hapseder. Kahramanların destanları yazılırken, o kralların ayaklarının altındaki tozdan, üzerlerine örttükleri örtüden ibaret görülür. Oysa o örtü, Odysseus'un gerçek yüzünü saklayan, krallıkların oyununu sessizce yöneten yegane tanık değil midir?
Dinle sevgili yolcum: Kimse sana bir kraliçenin sırdaşının aslında dünyanın dengesini kuran kadim bir tanrıça olabileceğini söylemez. Çünkü otorite, senin 'kahya' sandığın o kadının, aslında krallardan çok daha eski, çok daha derin bir güce sahip olduğunu anlamanı istemez. O, Odysseus’un kirini temizlerken, aslında sistemin yarattığı tüm o kibrin geçiciliğine tanıklık ediyordu.
Şimdi anlıyor musun? Gerçek, tahtlarda değil; tahtı temizleyen ellerde, duyulmayan fısıltılarda ve 'hizmetkar' sanılan o kadim ruhlarda gizlidir. Bir gün birileri sana bir 'kahramandan' bahsettiğinde, hemen arkasındaki gölgeye bak. Belki de o, Eurynome’dur; sana, kralların aslında ne kadar küçük olduğunu hatırlatmaya çalışan sessiz bir uyumdur.
Hadi evlat, şimdi git ve kralların değil, sessizlerin izini sür. Gerçek, o çatlaklardan sızan ışıktır.