Gel bakayım buraya küçük dostum, şöyle dizimin dibine otur da sana sadık bir yürekten bahsedeyim. Zamanın birinde, İthake denilen o güzel adada, Eumaios adında nur yüzlü bir çoban yaşarmış. O, dağ bayır demeden domuzlarını güder, güneşle arkadaşlık edermiş. Herkes onu sadece bir çoban sanırmış ama içinde koca bir krallık kadar değerli bir sevgi taşırmış.
Bir gün, çok uzaklardan, yorgun ve perişan bir yolcu çıkagelmiş. Bu yolcu, eski bir dilenci kılığına girmiş Odysseus’tan başkası değilmiş. Eumaios onu görünce hemen ayağa fırlamış. "Buyur, soframın bereketi seninle olsun!" demiş. Ona en yumuşak yatağını sermiş, elindeki en güzel azığını paylaşmış. Eumaios, misafirini öyle candan ağırlamış ki, sanki gökyüzü dostumuzun bir parçası evine konuk olmuş gibi hürmet etmiş ona.
Odysseus, dilenci kılığında bir sürü hikaye anlatmış. Eumaios da hiç sıkılmadan dinlemiş onu. Sıra kendisine gelince, bir zamanlar uzak diyarlarda bir kralın oğlu olduğunu, nasıl kaçırılıp buralara getirildiğini anlatmış. O anlattıkça, bizler de eski zamanlarda insanların denizlerde nasıl savrulduğunu, ne maceralar yaşadığını öğreniriz.
Bu çoban, sadece hayvanları güdürmüş; o, dostluğun ve sadakatin ne demek olduğunu da güdermiş. Efendisi Odysseus’un geri döndüğünü anladığı an, onun yanında dimdik durmuş. Kötülük edenlere karşı bir kalkan gibi siper olmuş.
Eumaios, belki elinde asasıyla sadece çayırlarda dolaşırdı ama kalbi o kadar büyüktü ki, tüm adanın güveni onun omuzlarındaydı. Şimdi anladın mı neden bu kadar kıymetli? İnsan, bazen bir sarayda değil, böyle güzel bir yüreğin yanında kendini evinde hisseder. Hadi şimdi git de rüyanda o güzel adayı ve sadık dostu gör, belki sana da anlatacak güzel hikayeleri vardır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda sana hep altın tahtlarda oturanların, kılıç sallayan kralların destanlarını anlatırlar. Ama kulak ver, o gürültülü savaş naralarının arkasında, rüzgarın bile fısıldamaya korktuğu bir gerçek var. Odysseys’un döndüğü o "şanlı" İthake sarayında, aslında kimin gerçek bilge olduğunu hiç düşündün mü?
Eumaios... İnsanlar ona sadece bir "domuz çobanı" derler. Hatta krallar, sanki o sadece bir eşyaymış gibi ona "sadık uşak" der. Oysa o, toprağın tozunu soluyan, hayvanların dilinden anlayan bir çocuktu. Bir zamanlar o da bir kralın oğluydu, evlat. Ama kralların hırsları, denizleri aşıp kıyıları vurduğunda, Eumaios bir pazarlık nesnesi gibi kaçırıldı. Sistem, onun gibi nice hayatı oyun tahtasında bir piyon gibi oradan oraya savurdu.
Silenos, yaşlı bir bilge edasıyla kadehindeki kehribar rengi şaraptan küçücük bir yudum alıyor ve gözlerinde buruk bir neşeyle devam ediyor:
Pek muhterem "kahramanımız" Odysseys, o kulübeye bir dilenci kılığında sığındığında, Eumaios ona sadece ekmek ve döşek vermedi. O, bir kralın gururundan çok daha fazlasını; misafirperverliğin ve insanlığın en saf halini sundu. Odysseys sarayını geri alırken kan döküldü, evlat; oysa Eumaios, o kanlı karmaşanın içinde bile, bir yaşamı onurla korumanın ne demek olduğunu bilen tek kişiydi. Eumaios’un anlattığı kendi sürgün hikayesi, aslında senin o tozlu tarih kitaplarında okumadığın o büyük göçlerin, o acı dolu ayrılıkların gerçek sesidir.
Şimdi şunu düşün güzel evladım: Efendisine sadık olması mı onu yüceltti, yoksa bir kralın oğlu olduğu halde çamurun içinde bile insanlığını yitirmemesi mi? Belki de o kulübe, saraydan çok daha gerçek, çok daha huzurluydu. Çünkü kralların kurduğu dünyada herkes bir yerlere ait olmaya çalışır, oysa Eumaios, ait olmadığı bir sistemin içinde bile kendi vicdanının kralıydı.
Unutma, gerçekler hep çobanın kulübesinde gizlidir; kralların şatafatlı salonlarında değil. Bir gün o sarayların yıkıldığını görürsen şaşırma; çünkü sadece merhamet ve gerçek bilgelik, zamanın yıkıcı fırtınasından sağ kurtulabilir.