Bak evlat, şöyle otur yanı başıma, zeytin ağacının gölgesi tam da buraya düşüyor. Dizlerin yara bere içinde, belli ki yine ormanlarda koşturmuşsun. Gel, sana Atlantis’ten, denizin ötesindeki o kadim topraklardan, Euenor adında bir adamdan bahsedeyim.
Herkes Atlantis’in görkemli saraylarından, altın kubbelerinden bahseder ama Euenor’un hikayesi toprağın derinlerinden başlar. Bu adam, toprağın ta kendisinden doğmuştu sanki. O zamanlar dünya henüz şimdiki gibi huysuz değildi; gökyüzü sakinleri toprağı yeni yeni şekillendiriyor, nehirlerin yatağını elleriyle açıyorlardı. Euenor, Atlantis’in tam kalbinde, küçük bir tepede tek başına yaşıyordu. Şehrin o uğultulu kalabalığından uzakta, toprağın dilini bilen, taşla ağaçla fısıldaşan bir adamdı.
Bir gün, gökyüzünün o meşhur tanrılarından biri –hani şu denizin maviliğini dizginleyen– gözünü bu ıssız tepeye dikti. O tepede yaşayan Euenor, öyle kendi halindeydi ki, tanrının bile dikkatini çekti. Euenor’un yanında da bir eşi vardı, Leukippe. İkisi, Atlantis’in o çılgın, hırslı insanlarından farklıydılar. Bir parça ekmek, bir yudum su ve doğanın sunduğu huzur onlara yetiyordu.
Tanrı, bu çifte baktığında insanın sadece hırstan ibaret olmadığını gördü. Euenor, bir gün bahçesinde çalışırken, toprağın içinden bir pınarın kaynadığını gördü. O pınar, sanki yerin altında saklanan gizli bir neşenin yeryüzüne fışkırmasıydı. İşte o gün, Euenor’un evinin çevresi, adanın en bereketli köşesi haline geldi.
Euenor bir kral mıydı? Hayır, taç takmazdı. Bir savaşçı mıydı? Hayır, kılıç sallamazdı. O, sadece toprağına sadık kalan biriydi. Çocukları oldu, o çocuklar da Atlantis’in o büyük soylarını başlattı. Hikaye odur ki, Atlantis’in o batıp giden ihtişamı aslında Euenor’un o küçük, huzurlu bahçesinde filizlenmişti.
Şimdi sen diyeceksin ki, "Silenos, o büyük ada battı gitti, ne kaldı geriye?" Bak, şu ayağının altındaki toprağa bir bak. Euenor, o koca imparatorluk kurulmadan önce toprağı nasıl sevdiğini öğretti bize. İnsan, ne kadar büyük kuleler dikerse diksin, sonunda dönüp dolaşıp Euenor’un o sade bahçesine, toprağın o huzurlu kucağına ihtiyaç duyar.
Hadi şimdi, şu şarap kadehimden bir yudum alayım da boğazım yumuşasın. Sen de git biraz dinlen, ama aklında olsun; en büyük krallar bile bir gün unutulur ama toprağı sevgiyle eken Euenor’un izi, dağların taşların hafızasında hep kalır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, dinle beni... Kulaklarına fısıldayacağım bu hikaye, hani o altın yaldızlı kitaplarda bulamayacağın türden. Elindeki o yıpranmış parşömenlerde, kralların görkemli şatolarından ve parlayan zırhlarından bahsederler; sanki dünya sadece onların oyun alanıymış gibi. Ama gerçekler, tıpkı denizin en dipteki sessiz kumu gibidir; ancak eğilip baktığında görürsün.
Bugün sana Euenor’dan bahsedeceğim. Hani şu Atlantis’in ilklerinden, toprağın kendi elleriyle yarattığı söylenen o adam. Masallar onu, tanrısal bir ihtişamın ilk temsilcisi olarak sunar, değil mi? Oysa aziz evladım, krallar ve sistemler, kendi kökenlerini parlatmak için hep "seçilmiş" figürlere ihtiyaç duyarlar.
Euenor, Atlantis'in okyanusun sularıyla örülü o izole ve kusursuz görünen düzeninde, aslında sistemin ilk çarklarından biriydi. Bir toprak sahibi, bir kurucu... Ancak unutma ki, her kurucu aslında bir başkasının özgürlüğünü sınırlayan görünmez duvarlar inşa eder. Atlantis, dışarıdan bakıldığında bir altın çağı gibi görünse de, o görkemin altında kendi halkını bir düzenin içine hapseden devasa bir "dışlanmışlar" hiyerarşisi vardı. Euenor, o hiyerarşinin hem mimarı hem de mahkumuydu.
Ah benim bilge minik dostum, şarabın son damlasında saklı olan neşe gibi, gerçekler de bazen acı bir burukluk taşır. Euenor’un hikayesi, güç arzusuyla kök salmanın nasıl da insanı kendi toprağına yabancılaştırdığını anlatır. O, kralların "ataları" olarak kutsanırken, aslında kendi isminin gölgesinde unuttuğu başka insanlar vardı. Sistem, onu bir kahraman heykeli gibi dikti ki, hiç kimse kendi hayatının hakimi olmanın o tehlikeli güzelliğini keşfedemesin.
Bak, güzel yavrum; Atlantis bir masal gibi anlatılır çünkü o düzende sorgulamak yasaktı. Euenor’un yaşadığı o görkemli adada, duvarlar yükseldikçe insanların hayalleri alçaldı. Bir gün bir kralın karşısına çıkarsan, ona Euenor’u sorma; ona, o adada hiç sesi duyulmayan o sıradan balıkçıları sor. İşte o zaman, zihninin derinliklerinde o çok eski, o çok mühim cevabı bulacaksın: Güç, birine verildiğinde bin kişinin elinden bir şeyler çekip alınır.
Unutma, her efsane bir parmak izidir; bazıları dokunur, bazıları boğar. Şimdi gözlerini kapat ve o okyanusun sesini dinle; orada, kralların anlatmadığı devasa bir sessizlik var. İşte gerçek olan, sadece o sessizliktir.