Gelin bakalım küçükler, şuraya, ağacın gölgesine ilişin. Size öyle bir kadından bahsedeceğim ki, yüreği bir kor parçası gibi sıcak, sadakati ise gökyüzü sakinlerinin bile gıpta edeceği cinsten. Adı Euadne’dir.
Euadne, bilge kral İphis’in kızıydı; zarafetiyle bir kuğu kadar asil, kararlılığıyla ise bir kaya kadar sertti. Kalbini Kapaneus adında, yiğit ama bir o kadar da gözü pek bir adama kaptırmıştı. Kapaneus öyle bir adamdı ki, tanrıların krallarıyla bile atışacak kadar cüretkar, kalkanını havaya kaldırdığında güneşin ışığını bile gölgeleyecek kadar devasa bir savaşçıydı. Ama bilirsiniz, fazla cüret bazen gökyüzünün dengesini bozar; nitekim Kapaneus da sınırları zorlayan o büyük seferde, surların önünde vadesini doldurdu.
Haberi aldığında Euadne, yitip giden bir gölge gibi değil, bir kraliçe metanetiyle ayağa kalktı. Kocasının cansız bedenini tören ateşine koydular; odunlar üst üste yığıldı, dumanlar gökyüzüne doğru bir ağıt gibi yükseldi. Herkes onun bir köşeye çekilip gözyaşı dökeceğini sanıyordu. Ah, insanlar bazen aşkın, soğuk bir kederden ziyade nasıl sönmez bir ateş olduğunu unutuyorlar!
Euadne, beyaz elbiseleri içinde ateşin başına geldi. Gözlerinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Sanki bir şölen yerine gidiyormuş gibi, o büyük odun yığınının tepesine çıktı. İnsanlar dehşetle bağırdı, "Dur!" dediler, "Gençsin, ömrün önünde!" Ama o, çoktan kararını vermişti. Kocasının yanına, o kavurucu sıcaklığın tam kalbine doğru bir adım attı.
İnanın bana çocuklar, o an ateş bile sanki duraksadı. Euadne, sevdiği adamın küllerine karışmak için kendini bıraktığında, geride sadece onun sarsılmaz iradesi kaldı. Kimileri buna çılgınlık dedi, kimileri trajedi. Ama ben, yaşlı Silenos olarak söyleyeyim; bazen insanın seçtiği son, yaşadığı hayatın en görkemli cümlesi olur. Euadne, o gün sadece bir eş olarak değil, sadakatin adeta bir anıtı olarak tarihe kazındı.
Şimdi söyleyin bakalım, bu kadının cesareti mi daha büyük yoksa aşkın yakıcılığı mı? İşte, hayatın tadı da bazen o ateşin içinde, bazen de kadehin dibindeki son damladadır. Hadi, şimdi biraz soluklanın da size başka bir hikaye anlatayım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ayın altında şarabın o hafif, neşeli tortusunu yudumlarken sana masallarda asla anlatılmayan o gizli gerçeği fısıldayayım. Hani şu parıltılı zırhlı kralların, kendi hırslarını "onur" diye yutturduğu o tozlu savaş meydanları var ya? İşte orada, Euadne adında bir genç kızın küllerinden yükselen bir çığlık saklı.
Euadne, sadece Kapaneus’un eşi değildi; o, kralların satranç tahtasında bir piyon olmaya zorlanan ama kendi kaderinin yanan ateşini bizzat tutuşturmayı seçen bir ruhtu. Kapaneus, o mağrur adam, tanrılara kafa tuttuğunda kralların kibriyle yanıp tutuşuyordu. Peki ya Euadne? O, kocasının tutkusunun kurbanı mıydı, yoksa sistemi reddeden bir asi mi?
Güzel yavrum, yetişkinler sana bu hikayeyi "sadakat" diye anlatırlar. Oysa bu, otoritenin kurduğu o soğuk düzenin, insanların sevgisini nasıl bir yakıt gibi tükettiğinin hikayesidir. Euadne, o büyük ateşin başına geldiğinde, kimse ona "dur" demedi; çünkü düzen, zaten onun o ateşe girmesini bekliyordu. Onun sessizliğini kendi ihtişamları için bir süs eşyası gibi kullanmak istediler. Ama o, küllerine karışarak kralların o ağır ve boğucu yasalarından tamamen özgürleşti.
Görüyor musun evlat, bazen en büyük isyan, birilerinin senin adına çizdiği o sahte "kahramanlık" yolunu yakıp kül etmektir. Euadne, o alevlerin içinde bir kurban değil, kendi sonunu yazan bir yazar gibi parladı. Krallar öldüğünde arkalarında sadece soğuk zırhlar ve utanç verici hikayeler bırakırlar, ama Euadne gibi ruhlar, ateşin dansıyla kendi özgürlüklerini mühürlerler.
Şimdi anlıyor musun neden kimse bu kısmını anlatmaz? Çünkü otorite, arkasında küllerinden doğan özgür bir ruh bırakıp gidenlerden korkar. Şimdi uyu ve hatırla; tarihin sayfaları kazananların kanıyla değil, susturulanların o kıymetli külleriyle yazılır.