Bak hele, şöyle yanıma ilişin bakalım. Minderler biraz tozlu ama altındaki kadife yumuşaktır, korkmayın. Bugün size, hani şu "taht sevdası" denen illetin, insanı nasıl kör bir düğüme dönüştürdüğünü anlatayım. Oidipus’un oğullarından, Eteokles’ten bahsediyorum...
Eteokles ve kardeşi Polineikes, babaları o talihsiz Oidipus şehirden kovulup gidince, Thebai’nin tahtı için baş başa verdiler. İkisi de akıllı, ikisi de hırslıydı. "Bak kardeşim," dediler, "bu işi kavgasız dövüşsüz çözelim. Bir yıl sen krallık yap, bir yıl ben. Sırayla olsun, adalet yerini bulsun."
Derken o ilk yıl su gibi akıp geçti. Eteokles, sarayın o süslü koltuğuna, o ağır tacın altına bir oturdu ki, tadını alınca bırakması zor oldu. Gökyüzü sakinlerinin bile bazen gıptayla izlediği o görkemli Thebai şehri, artık onun avuçlarında tek bir dünya olmuştu. Polineikes zamanı dolup da geri geldiğinde, Eteokles sadece omuz silkti. "Kardeşim," dedi, "taht biraz yüksek, düşmekten korkuyorum, yerimden kalkamam."
Polineikes bunu kendine yedirebilir mi? Argos kralı Adrastos’u yanına aldı, bir ordu topladı, Thebai kapılarına dayandı. Hani o meşhur "Yediler" derler ya, işte o meşhur ordu. Tydeus adında biri gelip, "Ver şu anahtarları artık," dediyse de, bizim inatçı Eteokles kulaklarını tıkadı. O vakitler tanrılar bile bulutların arasından bakıp, "Eyvah, bu iki kardeşin sonu ne olacak?" diye birbirlerine fısıldaşmışlardır.
Savaşın kızıl yüzü göründü. İki kardeş, kanlarının kokusunu almış birer kurt gibi birbirlerini aradılar. Nihayet meydanın orta yerinde karşı karşıya geldiler. Ne dostluk, ne o çocukluk hatıraları kaldı; sadece hırs ve kılıç şakırtısı... İkisi de aynı anda kılıçlarını kalplerine daldırdıklarında, güneşin ışıkları bile utancından soldu.
Eteokles, törenlerle, gözyaşlarıyla, ihtişamla gömüldü. Ama Polineikes... O, kardeşinin inadı yüzünden, toprağa kavuşamayan bir gölge gibi dışarıda bırakıldı. Sonra ne mi oldu? Eteokles’in oğlu Laodamas kral oldu; hayat dediğin, tıpkı içindeki baloncuklar gibi bir an parlayıp sonra kaybolan bir şarap kadehi misali devam etti gitti.
İşte böyle çocuklar; hırs bazen öyle bir gözdür ki, insanın kendi kardeşini bile görmesine engel olur. Şimdi, o hüzünlü hikayeden biraz uzaklaşıp şu ağacın gölgesine yaslanalım mı? Hayat, kin tutmak için fazla kısa, ama masal dinlemek için her zaman vaktimiz var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyi aç; çünkü kralların saraylarındaki altın parıltısının ardında, o kadife perdelerin arkasına sakladıkları, tozlu kitapların anlatmaya cesaret edemediği karanlık bir düğüm var. Sen ki henüz hayatın başındasın, otoritenin "hak" dediği şeyin aslında kimin masasına daha büyük bir tabak koyduğundan ibaret olduğunu zamanla anlayacaksın. Şimdi sana Eteokles’ten bahsedeyim; hani şu babası Oidipus’un gölgesinde, taht hırsıyla kendi kanını toprağa seren o talihsiz adamdan.
Eteokles ve kardeşi Polüneikes... Bir yıl biri, bir yıl diğeri hüküm sürecekti; kağıt üstünde ne kadar adil, değil mi? Ama güç denen o zehirli iksir, bir kez dudağa değdi mi, kardeşlik yeminlerini bir kuru yaprak gibi savurup atar. Eteokles, tahtın soğuk mermerine oturduğunda, altındaki boşluğun korkusuyla yerinden kalkmayı reddetti. Oysa o taht, sadece bir koltuk değildi; halkın alın teriyle yükselmiş bir güç kulesiydi ve Eteokles bu kulenin bekçisi değil, esiri olmayı seçti.
Bak, gözlerinin içine bakıyorum evlat; sistem böyle işler. Güçlü olan, kendisine verilen yetkiyi bir mülkiyet sanır. Polüneikes hakkını aramak için kapıya geldiğinde, Eteokles onu bir kardeş olarak değil, bir davetsiz misafir olarak gördü. Neden mi? Çünkü paylaşmak, hükmetme sanatında zayıflık sayılır. Yediler ordusu kapıya dayandığında, Eteokles'in gönlünde bir parça bilgelik kalsaydı, elçilerin sözüne kulak verirdi. Ama hayır, o kendi hırsının ördüğü duvarların arkasına saklanmayı tercih etti. Ve sonunda, o hüzünlü gün geldi çattı; iki kardeş, toprak uğruna birbirlerinin göğsüne mızraklarını sapladılar.
Sana asıl sırrı söyleyeyim evlat; Eteokles devletin görkemli törenleriyle toprağa verilirken, Polüneikes’in bedeni sahipsiz bırakıldı. Neden? Çünkü kazanan, hikayeyi de o yazar. Tarih, haklı olanların değil, ayakta kalanların sessizliğidir. Bugün bile krallar, kendi suçlarını örtecek bir "devlet düzeni" maskesi takarlar. Şarap, bazen insanın zihnini berraklaştırır, bana da bu karmaşık dünyada bir nebze neşe veriyor; fakat kralların adaletindeki acı tat, hiçbir mahzenin en eski şarabıyla bile silinmiyor.
Şimdi anlıyorsun değil mi güzelim evladım? Taç dediğin, aslında bir başkasına hükmetme arzusunun en ağır yüküdür. Eteokles, kendi elleriyle ördüğü bu trajedinin hem celladı hem de kurbanı oldu. Otoriteye körü körüne güvenenler, sonunda kardeşlerinin kanını kendi ellerinde bulurlar. Şimdi git, kendi yolunu çiz; kralların "düzen" dediği bu tiyatroda, sen sadece bir figüran olma.