Thesauros Mitoloji Erysikhton

Erysikhton

Erysikhton

Demeter’in kutsal ağaçlarını kestiği için hiç dinmeyen bir açlıkla cezalandırılan Erysikhton, sonunda kendi bedenini bile yiyerek yok oldu.

Erysikhton, Thessalia kralı Triopas’ın hanedan hiyerarşisindeki yerini, sınır tanımaz bir kibre yaslayan bir figürdür. Kutsal sayılan bir alana, Demeter’in koruluğuna dönük baltası, aslında mülkiyetin ve doğanın üzerinde kurulmaya çalışılan mutlak egemenliğin bir dışavurumudur; ilahi uyarıları birer engel olarak değil, aşılması gereken tahakküm araçları olarak görmüş, ağaçları devirerek kendi yasasını ikame etmeye yeltenmiştir. Bu cüretin bedeli, dışarıdan dayatılan bir ceza gibi görünse de, özünde arzunun sınırsızlığıyla varlığını tüketen bir sistemin çöküşüdür: Doyumsuzluk, mülk edinme hırsı ve yutma arzusu, nihayetinde kişinin kendi öz varlığını nesneleştirerek yok etmesine evrilmiştir.

Erysikhton, Kekrops ve Aglauros’un soyundan gelen, Atina’nın siyasi ve kültürel inşasında figüranlaşmış bir kahramandır. Delos’taki Apollon Tapınağı’nın otoritesinden Eileithyia’ya ait bir kült nesnesini alıp kendi merkezine taşıma girişimi, kutsalı yerinden edip iktidarın hizmetine sokma çabasının bir uzantısıdır; ancak bu sahiplenme arzusu, yolculuğunun menziline ulaşamadan ölümüyle son bulmuş, taşınan o nesneyle birlikte özne de tarihin silinip giden bir parçası haline gelmiştir.
Silenos
Bakın hele, gözlerinizdeki o parıltı... Demek biraz hikaye istiyorsunuz. Oturun şöyle, güneşin altında esneyen şu zeytin ağacının gölgesine. Bugün size iki farklı adamdan bahsedeceğim; biri hırsına yenik düşen bir obur, diğeri ise çıktığı yolda kaybolan bir yolcu.

Thessalia’nın tahtında oturan Triopas’ın oğlu Erysikhton... Ah, o çocuk! Tanrıların gücüne hiç inanmaz, burnu havada dolaşırdı. Bir gün, o meşhur Demeter’in, yani bereketin ve toprağın hanımının kutsal koruluğuna göz dikti. O ağaçların yaprakları öyle bir hışırdardı ki, sanki gökyüzü sakinleri orada fısıldaşırdı. Çevresindekiler, "Yapma, etme, bu ağaçlar kutsaldır!" diye yalvardı ama nafile. Erysikhton eline baltayı aldığı gibi, ulu bir meşeyi devirdi. Ağaçtan sızan öz, sanki bir kurbanın gözyaşı gibiydi.

Demeter bunu karşılıksız bırakır mı? Elbette hayır. Ona öyle bir ceza verdi ki, tarihin sayfalarına "doymazlık belası" olarak geçti. Erysikhton’un midesine sanki bir ateş düşmüştü. Yedi, yedi, yedi... Sofrasındaki tüm ziyafetler bitti, ambarındaki tüm tahıllar tükendi. Elinde avucunda ne varsa yedi ama o meşhur açlık, gölge gibi peşini bırakmadı. En sonunda, o kibirli adam, kendi varlığını da yiyip bitirdi. Geriye sadece koca bir boşluk kaldı. İnsanın gözü doymazsa, dünya ona dar gelirmiş evlatlar, bunu unutmayın.

Şimdi gelelim bir başka yolcuya... Atina’nın tozlu yollarından çıkıp gelen Erysikhton’a; hani şu Kekrops ile Aglauros’un oğlu olan. O, diğeri gibi hırslı değildi ama kaderin ağları bazen insana hiç beklemediği yerde düğüm atar. Bir gün Delos’a, Apollon’un o ışıl ışıl tapınağına gitti. Gönlünde, Eileithyia’nın –hani şu doğumların ve yeni başlangıçların hanımının– kadim, kıymetli bir heykelini alıp evine götürmek vardı.

Heykeli özenle yanına aldı, yola koyuldu. Belki zaferle döneceğini, insanların onu alkışlayacağını düşündü. Ama kader, bazen yolda yürürken ayağınıza takılan bir taş gibidir. Yolun sonunda, henüz evine ulaşamadan, o son nefesini veriverdi. Heykel kaldı, o gitti.

Gördünüz mü? Biri doymak bilmeyen hırsıyla kendi sonunu hazırladı, diğeri ise niyetleri ne kadar temiz olursa olsun, yolun sonunu göremedi. Hayat, tıpkı içtiğimiz şu taze üzüm suyu gibi; tadını çıkarırken bardağın dibini görmeyi de bilmeli, yolu yürürken de varacağınız yeri fazla dert etmemeli.

Hadi şimdi, gün batmadan dağılın bakalım. Yarın yine gelin, size başka masallarım da olacak.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi