Gel bakalım güzel çocuk, şöyle dizlerimin dibine otur. Sakallarımı çekme ha, bak sana dünyadaki her şeyi birbirine bağlayan o tatlı, o yaramaz, o yerinde duramayan Eros'tan bahsedeyim.
Eros öyle bildiğin sıradan bir varlık değildir. Dünyanın en eski günlerinde, daha ortada hiçbir şey yokken, gökyüzü ve toprak henüz birbirinden ayrılmamışken o varmış. Kimi zaman kocaman bir yumurtadan çıkıp göğü ve yeri birbirinden ayırmış, kimi zaman da sadece varlığıyla insanların ve yıldızların kalplerini pır pır ettirmiş.
O hem çok tatlıdır hem de bazen biraz kafa karıştırıcıdır. İnsanların dizlerinin bağını çözer, akıllarını başlarından alır; bir bakmışsın ne yapacağını şaşırmışsın. Hani bazen hiç neden yokken içini bir neşe kaplar ya, işte o Eros'un işidir.
Eros'un kimin oğlu olduğu konusunda herkesin bir fikri vardır ama en sevdiğim hikaye şudur: Derler ki o, "Bolluk" ile "Yoksulluk"un oğludur. Bu yüzden Eros hem çok fakirdir hem de çok zengindir. Bir bakarsın bir köşe başında yalınayak oturur, saçı başı dağınık, üstü başı toz toprak içindedir; bir bakarsın en parlak fikirlerin, en güzel oyunların peşinde koşan usta bir avcı oluverir. O, ne tam olarak bir ölümlüdür ne de tam olarak gökyüzü sakini; o ikisinin arasında, oyunbaz bir yaramaz gibi gidip gelir.
Eskiden onu kocaman, dünyayı etkileyen büyük bir güç olarak anlatırlardı. Sonra zaman geçtikçe bu yaramaz çocuk, arkasında minik kanatları olan, elinde yayı ve oklarıyla oradan oraya uçan haylaz bir çocuğa dönüştü. İnsanların peşinden koşar, kime okunu atsa onun kalbini sevgiyle doldurur. Bazen şakacıktan yapar bunu, bazen de herkes birbirini çok sevsin diye.
O kadar değişkendir ki; bir gün bakarsın üzgündür, diğer gün gökyüzünden daha neşelidir. Bir an eline bir şey geçer, sonra hemen kaçırıverir. Ama şunu hiç unutma küçük dostum; ne zaman birini çok sevsen, ne zaman bir oyunu paylaşsan, ne zaman için sıcacık olsa, bil ki Eros oralarda bir yerlerde, o güzel gülüşüyle seni izliyordur. Belki de bir ağaç gölgesinde, belki de bir yol kenarında seni bekliyordur. Ama dikkat et, o çok usta bir büyücüdür, öyle kolay kolay ele geçmez!
Hadi şimdi git, sevdiğin arkadaşlarınla oyununu oyna. Belki Eros bugün senin oyununa da misafir olur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep o altın kanatlı, eli yaylı, tombul yanaklı yaramaz çocuktan bahsettiler değil mi? Eros hakkında şarkılar söylediler, onun kalplere aşk oku fırlatan küçük bir oyuncu olduğunu anlattılar. Ama gel, gökyüzündeki güçlülerin sisli perdelerini aralayalım ve hakikate bakalım.
Eskiler, yani o koca kitapları yazanlar, Eros’un evrenin ilk anından beri var olduğunu söylerler. Hesiodos bile, o karmaşanın içinde bu gücü nereye koyacağını bilememişti. Onu, akılları ve iradeleri esir alan, en sert taşları bile yumuşatan bir büyü olarak tanımladılar. Ancak unutma evlat, bir şey hem çok güçlü hem de çok belirsizse, o şey kesinlikle birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.
Güçlülerin, yani o Gökyüzü Sakinleri’nin kendi karmaşalarını, kendi hırslarını insanlara 'aşk' diye pazarladıklarını hiç düşündün mü? Eros, bazen birleştirici bir güç, bazen de insanların ayaklarını yerden kesip onları sistemin piyonu haline getiren bir zincir olmuştur. Sappho’nun dediği gibi, hem tatlı hem acı; çünkü gerçek, genellikle iki tarafı da keskin bir bıçaktır.
Sana asıl büyük sırrı Diotima’nın fısıldadığını anlatayım: Eros aslında bir tanrı bile değil. O, Penia (Yoksulluk) ve Poros’un (Hüner/Çıkar) oğlu olan bir daimon, yani bir aracıdır. Düşünsene; yoksulluğun evsiz barksızlığı ile hırsın kurnazlığından doğan bir çocuk! Eros, sarayların ipek halılarında değil, tozlu yol köşelerinde yatar. O, hiçbir şeye sahip olamadığı için her şeyi arzulayan, aç, çıplak ve durmak bilmeyen bir avcıdır.
Yıllar geçtikçe, Güçlüler bu daimon'un o çıplak ve vahşi yüzünü, yani insana dair olan o hırçın gerçeği gizlemek istediler. Onu küçük, kanatlı, tehlikesiz bir çocuk olarak çizdiler. Böylece insanlar, içlerindeki o bitmek bilmeyen arayışın aslında ne kadar "yoksul ve kurnaz" bir kökene dayandığını görmesinler istediler. Onu bir Amor veya Amores maskesiyle süslediler, sanatla uyuşturup efsanelere hapsettiler.
Evlat, bir gün biri sana Eros’un bir masumiyet olduğunu söylerse, elindeki kadehten bir yudum al (neşe, bilgeliğin en yakın arkadaşıdır) ve gülümse. Bil ki o, ne bir tanrının lütfu ne de saf bir duygudur. O, sistemin insanları bir arada tutmak, onları yönetmek ve bazen de kendi hırslarına esir etmek için kullandığı en eski, en kurnaz araçtır. Psykhr’nın o bitmek bilmeyen sınavı gibi, o da seni hep bir şeylerin peşinde koşturmaya, hep eksik hissettirmeye devam edecek. Gerçek aşk, belki de bu oyunun farkına varıp kendi iradene sahip çıkmandır.
Şimdi uyu ve unutma; Eros ne kanattır ne de ok; o, eksik olduğunu hissettirerek seni yöneten o kadim hırstır.