Thesauros Mitoloji Entoria

Entoria

Entoria

Saturnus’un sevgilisi Entoria, şarabın sırrını dünyaya taşıdı. Tanrının gazabını dindirmek için kurulan tapınağın ardındaki hüzünlü ve sarhoş efsane.

Saturnus’un İtalya’da hüküm sürdüğü ve mülkiyetin henüz bir prangaya dönüşmediği Altın Çağ’da, tanrının İkarios adlı bir köylünün kızı Entoria ile girdiği münasebet, otoritenin yerel olanı kendi bünyesine katma biçimlerinden biridir. Bu birliktelikten İanus da dahil olmak üzere dört oğul dünyaya gelmiş, tanrı ise İkarios’a şarabın ve bağcılığın bilgisini bahşetmiştir. Ancak bu bilgi, toprağa ve ürüne hükmetme arzusunu tetiklediğinde, tanrısal düzenin sınırlarını çiğneyen Roma köylülerine karşı bir cezalandırma mekanizması devreye girmiştir. Veba salgınıyla dizginlenen toplumsal kitle, üzerinde tahakküm kuran gücü yatıştırmak adına Capitolium tepesinin eteğinde bir tapınak inşa ederek, boyun eğmeyi kutsal bir ritüele dönüştürmek zorunda kalmıştır. Akhilleus’un öfkesini veya Hekabe’nin yasını anımsatan o kadim çaresizlik, burada yerini tanrısal buyruğun karşısında inşası zorunlu kılınan bir itaat mimarisine bırakır; Kirke’nin evcilleştirdiği iradeler gibi, Roma halkı da kendi özgürlüklerini bir mabedin soğuk taşlarına gömerek düzeni tesis etmiştir.
Silenos
Bak evlat, otur şöyle yanıma. Ayaklarını uzat, şu zeytin ağacının gölgesi ikimize de yeter. Hah, şöyle... Şimdi sana anlatacağım şey öyle tozlu parşömenlerdeki sıkıcı tarihlerden değil; insanın toprağa, toprağın da gökyüzü sakinlerine küsüp barıştığı o eski, kadim zamanlardan kalma bir mesele.

Eskiden, dünya henüz gençken, altın çağı yaşayan bir İtalya vardı. İkarios adında, nasırlı elleriyle toprağı nakış gibi işleyen bir köylü yaşardı orada. Tanrı Saturnus, o zamanlar yeryüzünde gezintiye çıkmayı sever, insanoğlunun halini hatırını sorardı. İşte o günlerde, güzel Entoria ile tanıştı. Entoria, İkarios’un kızıydı; gözlerinde tarlaların bereketi, saçlarında güneşin ışıltısı vardı. Saturnus ile Entoria’nın birliği, dört tane aslan gibi delikanlı getirdi dünyaya; içlerinden biri İanus’tu, hani şu iki yüzü olan, kapıların ve başlangıçların koruyucusu...

Saturnus, bu cömert toprağa ve İkarios’a öyle bir hediye verdi ki, sanki toprağa güneşin özünü hapsetti. Bir üzüm kütüğü uzattı ona; "Buna iyi bak, bu meyvenin suyu insanın hem neşesini hem de cesaretini uyandırır," dedi. İkarios da öyle yaptı, bağına bahçesine baktı, toprağı iyileştirdi.

Ama ne olduysa, insanoğlunun o bitmek bilmeyen nankörlüğü baş gösterdi. Roma’nın o vakitlerki köylüleri, bu hediyenin kıymetini anlayacaklarına, onu basit bir ot sanıp yabana attılar. Toprağın verdiklerine saygı duymayı unuttular, cömertliğe karşı kaba davrandılar. Gökyüzü sakinleri, nankörlüğe karşı hassastır bilirsin; Saturnus bu duruma çok öfkelendi. İnsanların üzerine öyle bir dert, öyle bir veba saldı ki, şehir nefes alamaz hale geldi. Her yer sessizliğe büründü, neşeli bağlar kurudu, insanların yüzü gülmez oldu.

Nihayet, Roma halkı başlarını kaldırıp gökyüzüne baktıklarında hatayı anladılar. "Biz ne yaptık?" dediler, "Hem toprağın bereketini küçümsedik hem de bizi kollayanları unuttuk." Hemen Capitolium Tepesi'nin eteğinde, o heybetli Saturnus’a layık, görkemli bir tapınak diktiler. İkarios’un o eski bağlarını, Saturnus’un sunduğu o kıymetli hediyeyi şereflendirmek için dualar ettiler.

İşte o günden beri, her ne zaman bir üzüm tanesi görsen ya da bir kapıdan adımını atsan, o eski hikayeyi hatırla. Çünkü her şeyin bir başlangıcı, her hediyenin de bir ağırlığı vardır. Şimdi, git bakalım biraz daha koştur da yanakların al al olsun; şu yaşlı ihtiyarı kendi kendine bıraksın biraz...

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi