Şöyle yaslanın bakalım arkaya, şöminenin ateşi biraz daha parlasın. "Elektra" ismi... Kulağa ne kadar parlak ve ferah geliyor, değil mi? Ama antik dünyanın tozlu sayfalarında bu isim, bazen fırtınalı bir gökyüzü, bazen yaslı bir kız, bazen de keskin bir kılıç gibi karşımıza çıkar.
Önce en eskilerden, okyanusun derinliklerinden başlayalım. Bir zamanlar, Okeanos’un kızı olan Elektra vardı. Gökyüzü sakinlerinin dünyasında birleşip Thaumas’la evlendi. Onların hanesinden neşe mi eksik olmazdı sanıyorsunuz? Hayır! Onlardan İris doğdu, hani şu yağmurdan sonra gökyüzüne köprü kuran o güzel haberci... Bir de kanatlı rüzgarlar, yani Harpya’lar peydahlandı. Fırtına gibi eserler, bir görünüp bir kaybolurlar.
Bir de yedi kız kardeşten biri olan Elektra var. Pleiades dedikleri o yıldız kümesinin bir parçası... O, Zeus ile beraber olup Dardanos’u dünyaya getirdi. Hani şu Troya’nın temelini atan, soyu efsanelere karışan o yiğit Dardanos. Bir de Palladion efsanesi vardır ki, sormayın! Zeus onu elde etmek isteyince, kızcağız kendini korumak için kutsal bir heykele sarılmış. Ama gökyüzünün efendisi öfkelenince o heykeli kaptığı gibi aşağı, Troya ovasına fırlatmış. Kimi der ki, "Tanrı attı"; kimi der ki, "Elektra kendi elleriyle Troya’yı korusun diye verdi." İnsanlar da o günden beri, "Şehrin kaderi bu heykelde saklı" diye inleyip dururlar.
Ama durun, asıl meseleye gelelim. Hani şu tragedyaların tozlu sahnelerinde fırtınalar estiren o meşhur Elektra... Agamemnon ile Klytaimestra’nın kızı olan. Homeros’un destanlarında ismi pek geçmez ama tragedya şairleri onu bir kez keşfetti mi, elinden bırakamadılar. Neden mi? Çünkü o, yaman bir kızdı.
Babası Agamemnon, Troya seferine giderken rüzgarlar kesilince büyük bir hata yapmıştı. Annesi Klytaimestra ise bunu hiç unutmadı. Babanız savaştan dönünce, anneniz ve onun sevgilisi tarafından bir ziyafet sofrasında kurban edildiğini hayal edin. İşte Elektra, böyle bir karanlığın içinde büyüdü. O, kendi kendine "Adalet yerini bulmalı!" diyen, Antigone kadar inatçı, bir o kadar da keskin bir karakterdi.
Kardeşi Orestes’i bir anne-kız şefkatiyle değil, bir intikam ateşiyle büyüttü. Nihayetinde o büyük gün geldiğinde, babalarının öcünü almak için ellerini kana buladılar. Kendi annesini öldürmek... İnsanın vicdanını titreten, doğaya aykırı bir yük. Orestes, bu işi yaptıktan sonra peşine Erinys’leri, yani o huzursuz edici intikam ruhlarını taktı. Ama bizim Elektra? Onun gözlerinde pişmanlığa dair bir damla yaş bile görmezsiniz. O, "kan davası" denen o ağır ve zehirli sarmaşığın en belirgin simgesi olup kaldı.
İsmi "parlak" demek olmasına rağmen, ruhu ömrü boyunca o karanlık sarayın gölgeleriyle boğuştu. Tragedya yazarlarının onu bu kadar sevmesine şaşmamalı; çünkü Elektra, insanın içindeki o dizginlenemez, o karanlık adalet duygusunun ta kendisidir.
Hadi bakalım, şarabınızdan bir yudum alın da biraz soluklanın. Dünya kurulduğundan beri insanlar hep bir şeylerin intikamını alıp durdular. Kimisi haklıydı, kimisi sadece... Elektra gibi, sadece kendi doğrularının içinde kayboldu. Şimdi, söyleyin bana, bu kadar çok acının içinde o parlaklığı bulmak mümkün müydü sizce?
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar "parlak" anlamına gelen bir ismin peşine takılıp giderler, sanki o isim bir ışık hüzmesiymiş gibi. Ama Elektra adındaki o zavallı ruhun hikayesinde, aslında ışığın değil, kanlı bir yasın gölgesini görebilirsin. Yaklaş yanıma, şarabın son damlası gibi buruk bir hikayedir bu.
Senin duymaya alıştığın o büyük krallar, o Agamemnonlar var ya... Onlar tanrısal birer elçi gibi anlatılır ama aslında hırslarının esiri olmuş, koca bir sistemi kendi gururları için ateşe atan figürlerdir. Agamemnon, kendi gemilerini yürütecek rüzgarı elde etmek için öz kızını feda etmeye cüret ettiğinde, sarayların koridorlarında sessiz bir çığlık yükseldi. İşte o çığlık, Elektra'nın ruhunun kırılma anıydı.
Klytaimestra'yı düşün, güzel dostum. O, sadece bir suçlu mu, yoksa kocasının o zalim kibirine karşı tek başına ayaklanan bir kadın mı? Sistem onu bir "itaatkar eş" olmaya zorladı, ama o kendi adaletini aradı. İşte burada, o karanlık tragedyaların içinde asıl kurbanın kim olduğunu bulmak zordur. Elektra, babasının ölümünden sonra bir oyuncak gibi oradan oraya savrulan, ama sonunda kan davasının o kör edici düğümünü elleriyle sıkan bir genç kadındı.
Mytho Anarkhia işte tam burada başlar evlat. Bizim tragedya yazarlarımız ona "karanlık ve karmaşık" dediler. Çünkü bir kadının, bir evladın, sistemin dayattığı o kanlı döngüye nasıl dönüştüğünü itiraf etmek istemediler. Elektra'yı anasının katili yapan şey, aslında babasının o bitmek bilmez iktidar hırsıydı. Kardeşi Orestes'i o korkunç eyleme sürüklerken, aslında kendi içindeki boşluğu babasının "intikam" idealiyle doldurmaya çalışıyordu. O, bir kahraman değil; kralların açtığı derin yaraların üzerine dikilmiş, çürük bir dikişti.
Sana anlatılan o yüce "ana katili" hikayesine bakma; sen o eylemin gerisindeki sessizliği dinle. Orestes'in peşine düşen o Erinys'ler, aslında sadece tanrıların cezası değil, vicdanın o huzursuz fısıltısıdır. Elektra ise hiçbir pişmanlık duymadan o kanlı sahneden çekilirken, aslında sistemin kendine biçtiği o trajik sonun esiri olmuştur.
Gerçekler, kralların altın tahtlarından daha eskidir ve çoğu zaman bir çocuğun anlayabileceği kadar sade, bir bilgenin kaldıramayacağı kadar ağırdır. Şimdi git ve düşün; bir isim "parlak" olabilir mi, eğer üzerine o kadar çok gölge düşmüşse?