Bak evlat, Oita Dağı’nın etekleri bugün olduğu gibi o zamanlar da kekik ve çam kokardı. Kral Dryops’un kızı Dryope de bu yamaçlarda, sürülerin arasında dolanır dururdu. Biricik kızdı, göz önünde büyüdü. Ama onu asıl şekillendirenler, ağaçların gövdelerinde gizlenen, fısıltıları rüzgara karışan Hamadryadlardı. Bu zarif gökyüzü sakinleri, Dryope’yi yanlarına almış, ona kuşların dilinden türküler söylemeyi, çayırların nabzını tutan adımlarla hora tepmeyi öğretmişlerdi.
Gel gör ki, Apollon’un gözü yükseklerdedir ama bazen en sade güzelliklerin peşine düşmekten de geri durmaz. Kızın o neşeli halini, ağaçların arasında bir ceylan gibi sekişini görmüş ve vurulmuş. Tabii, bir tanrının doğrudan karşısına çıkıp "Ben geldim" demesi pek alışıldık değildir. Önce bir kaplumbağaya dönüşüp kızın ayaklarının dibinde ağır ağır yürümeye başlamış. Dryope, bu minik, kabuklu oyuncağı görünce çocuk gibi sevinmiş, kucağına alıp sevmiş. Ama tanrıların oyunları kaplumbağa hızıyla başlar, yıldırım hızıyla değişir. Bir anda yılan kılığına girip kızı çevreleyiverince, zavallı Dryope’nin kalbi güm güm atmaya başlamış. Korkmuş, kaçmış, sırrını kimseye açmadan evine dönmüş.
Zamanla hayat kendi yolunu çizdi. Andraimon adında biriyle evlendi, Amphissos adında yiğit bir oğlu oldu. Oğlu büyüdü, annesinin hatırasına ve o eski günlere yaraşır bir şehir kurdu; adı da kendisi gibi Amphissos oldu.
İşte hikayenin o tuhaf, o biraz hüzünlü ve biraz da büyüleyici kısmı burada başlıyor. Bir gün Dryope, oğlunun şehrinde, Apollon adına yükselen tapınağın yanında, eski arkadaşları olan o ağaç perilerine hediyeler sunuyordu. Çiçekler bırakıyor, dualar ediyordu. Tam o sırada, sanki toprak kendi çocuklarını geri çağırıyormuş gibi, Hamadryadlar bir anda belirdiler. Dryope’yi bir rüzgar gibi kucakladıkları gibi, insanların göremeyeceği o derin gizeme doğru sürüklediler.
İnsanlar oraya vardığında, Dryope’den eser yoktu. Sadece onun durduğu yerde, göğe doğru uzanan upuzun bir kavak ağacı ve serin, berrak bir kaynak suyu vardı. Bazıları ağacın yaprak hışırtısında onun gülüşünü duyduklarını söyler, bazıları da sudan bir yudum içince kalplerinin ferahladığını... Gökyüzü sakinleri bazen birini aralarına alıp sonsuzluğa karıştırırlar evlat, bizlerse arkalarından sadece türkülerimizi ve efsanelerimizi bırakırız.
Hadi, biraz daha yaslan arkana; şarabın tadı dudaklarda, hikayenin tadı ise dimağlarda kalır. Bakalım bir sonraki masalda kimin sırrını açacağız?
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanların “tanrısal irade” dedikleri şeyin, çoğu zaman kendi arzularını dayatanların kurduğu bir tuzak olduğunu kimse söylemez. Gel otur şöyle yanıma; şu kadehimdeki üzümün neşesi, zihnindeki karanlıkları dağıtsın da gerçekleri fısıldayayım sana.
Dryope... Kral kızıydı, oysa ne sarayların soğuk taşları ne de babasının otoritesi onu tanımlıyordu. O, Oita dağının yamaçlarında, özgürlüğün en saf hali olan Hamadryad’ların şarkılarıyla büyümüştü. Oysa güç, kendi sınırlarını aşan her şeyi kendine mal etmek ister, evlat. Apollon, ışığın ve düzenin tanrısı gibi görünür ama o düzenin içinde, başkalarının iradesini yok sayan bir gölge taşır.
Kızın saflığını bir oyuncağa, bir kaplumbağaya dönüştürerek ona yaklaştı. Hangi kral ya da hangi tanrı, bir canlıyı olduğu gibi sevmiştir ki? O, kendi arzusu için bir kılığa girip kızı köşeye sıkıştırdığında, bu bir "aşk" değil, kadim bir zorbalıktı. Dryope korktu, sustu; çünkü o çağın yasaları, sessizliği kurbanın üzerine bir örtü gibi örerdi. Andraimon ile kurduğu yuva, aslında toplumsal bir kabulün sığınağıydı; kendi yarattığı çocuğunda, yaşayamadığı huzuru aradı.
Gün gelip de kendi oğlunun kurduğu tapınağın önünde, yani o "yüce" gücün iktidar sembolünün altında, eski dostlarını aradı. Ama sistem affetmez, evlat. Kendi kurallarına uymayanı, ormanın derinliklerinde hür yaşayanı, bir tapınağın gölgesinde boğar. Hamadryad’lar onu oradan aldığında, buna bir "yükseliş" veya "kutsanma" dediler. Oysa gerçek, oradaki bir ağacın yapraklarında saklıdır: Dryope bir ağaca dönüştürüldü çünkü doğa, onu tanrıların ve kralların kibirli dünyasından çekip alıp, kendi sessiz, hür ve iz bırakmayan krallığına geri çağırdı.
Şimdi bir ağaca baktığında, sadece gövdesini değil, altında yatan o eski isyanı ve sessizliğe mahkum edilenlerin hüzünlü özgürlüğünü gör. Unutma, en büyük tanrılar bile, kendi hırslarıyla bir ruhu ağaca dönüştürecek kadar küçülebilirler. Sen sen ol, dalların fısıltısını, kralların buyruklarından daha dikkatli dinle.