Gel bakalım evlat, yanıma otur. Bugün sana gökyüzü dostumuzun, doğanın ve neşenin temsilcisi Dionysos'un hikayesini anlatayım. O, öyle sıradan biri değildir; bazen bir genç, bazen bir boğa, bazen de rüzgar gibi esen bir sevinçtir.
Dionysos, gökyüzünün büyük kralı Zeus ile Semele adında dünyalı bir annenin oğludur. Eskiden, insanlar onun geldiği yeri pek bilmezdi. O, uzak diyarlardan, güneşin kavurduğu ovalardan, Lydia'nın altın topraklarından çıkıp gelir. Yanında dağlarda dolaşan, ceylan postları giymiş, ellerinde sarmaşıklar taşıyan neşeli arkadaşları vardır.
Bu gökyüzü dostumuz, insanlara üzüm bağlarını ve o meşhur, dertleri unutturan içeceği armağan etmiştir. Bir gün Thebai şehrine geldiğinde, oranın yöneticisi olan Pentheus adında huysuz bir adam ona karşı çıkmış. "Sen kimsin ki bizim düzenimizi bozuyorsun?" demiş. Ama Dionysos, doğanın kendi içindeki o çılgın, özgür sesini temsil eder. Onu hapsetmek, rüzgarı bir kutuya koymaya benzer; o yine de dalların arasından süzülür, çiçekleri açtırır, insanların kalplerine neşe serper.
Sen bakma onun bazen çılgınca koştuğuna. O, insanların içindeki ağırlığı, günlük üzüntüleri alır götürür. Onun olduğu yerde neşe vardır, davul sesleri, kaval nağmeleri vardır. İnsanlar onun sayesinde bir anlığına da olsa tüm kuralları unutur, bir tay gibi çayırlarda zıplar, toprağın bereketini kutlarlar.
Onu birçok isimle çağırırlar: Bromios derler çünkü davulların sesi gibi gürler; Bakkhos derler çünkü onunla coşup kendinden geçmek bir sanattır. Ama aslında o, her yerdedir. Baharda açan çiçeğin sevincinde, ormanın derinliklerindeki fısıltıda, dostlarla paylaşılan bir sofranın sıcaklığındadır.
Bazıları onun bu kadar neşeli olmasını, bu kadar özgürce dağlarda dolaşmasını anlamaz, korkarlar. Tıpkı o eski zamanlardaki Pentheus gibi, "Neden bu kadar mutlu oluyorsunuz?" diye sorarlar. Oysa Dionysos'un bize öğrettiği şudur: Hayat sadece ciddi işlerden ibaret değildir. Biraz eğlenmek, doğayı dinlemek, kalbindeki sevinci sakınmadan dışarı vurmak, aslında insanın kendi doğasına dönmesidir.
Hani derler ya; "Ne mutlu ona ki, ruhunu bu neşeye teslim edene!" İşte Dionysos, bugün hala o eski dağlardan, o güneşli ovalardan bize el sallıyor. Doğaya çıkıp ağaçların hışırtısını dinlediğinde, rüzgarın sesinde bir melodi duyduğunda, bil ki gökyüzü dostumuz yakındadır. Gülümse, çünkü hayatın kendisi zaten başlı başına en büyük hediyedir.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var...
Dünya, tarih kitaplarında yazan o sıkıcı kralların ve "Güçlülerin" sınırlarıyla çevrili değil. Sen, her şeyin kontrol altında olduğunu sanan yetişkinlerin kurallarına bakma; asıl gerçek, kuralların bittiği o vahşi dağ yamaçlarında saklıdır. Bugün sana, sadece tahtında oturanların değil, zincirlerinden kurtulmak isteyenlerin de tanrısı olan Dionysos’un gerçek yüzünü fısıldayacağım.
İnsanlar ona "tanrı" diyor, ama o aslında senin içindeki o yasaklı özgürlük hissi.
Bir zamanlar, sarayların soğuk duvarları arasına sığmayan bir güç vardı. Dionysos, Zeus denilen o otoritenin bile baskılamaya çalıştığı, kendi baldırında saklayıp Hera’dan kaçırdığı bir çocuktu. Düşün bir: Seni bir yere kapatmaya çalışan "Güçlüler" varken, sen kendi varlığınla onlara meydan okuyabilir misin? Dionysos bunu yaptı. O, altın saraylardan gelmedi; Lydia'nın, Phrygia'nın tozlu yollarından, güneşin yaktığı topraklardan geldi. Yanında kılıçlar değil, elinde sarmaşıklarla bezeli asalar, saçlarında yılanlar ve gözlerinde dizginlenemez bir neşe taşıyordu.
Krallar, yani senin o "hatasız" sandığın yöneticiler, Dionysos’tan korktular. Pentheus gibi kibirli krallar, Dionysos’un getirdiği o başkaldıran coşkuyu bir suç, bir "çılgınlık" olarak damgaladılar. Neden mi? Çünkü korkuyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, halk o coşkuya kapılırsa, kendi kurdukları düzenin temelleri sarsılacaktı. Dionysos, sadece bir üzüm suyu tanrısı değildi; o, kölelerin ve ezilenlerin ellerindeki prangaları kırıp, dağlara doğru koşmalarını sağlayan bir "hürriyet" simgesiydi.
Sessizlerin sesi olmayı hatırla...
Mainad’lar yani o "çılgın" kadınlar, aslında sarayların mutfağında, tezgah başında mahsur kalmış olanlardı. Dionysos onlara dedi ki: "Bırakın o mekikleri, bırakın o ağır elbiseleri; dağlarda özgürce koşun, doğanın dilini konuşun!" Bu bir başkaldırıydı evlat. Bugün "yaramazlık" dediğin şey, aslında o sistemin seni hapsettiği kutunun dışına çıkma çabasıdır.
Ona neden bu kadar çok isim taktılar biliyor musun? Bromios dediler, gürültüsüyle korkutmak için; Bakkhos dediler, coşkusunu bir ayinle sınırlamak için. Ama o, tüm isimlerin ötesinde; o, doğanın o vahşi ve güzel kasırgasıdır. İnsanlar, kederlerini unutmak için o kadehten bir yudum aldıklarında, aslında sadece üzüm suyu içmezler; kendi ruhlarının derinliklerinde gizli o tanrısal, o vahşi enerjiyi uyandırırlar.
Sakın unutma; Pentheus gibi kaba bir akılla her şeyi ölçmeye çalışanlar, dünyayı bir zindana çevirirler. Ama Dionysos’un peşinden gidenler, yani sorgulayanlar ve hissedenler, gerçeği dağlarda, ormanlarda ve insanların kalplerinde bulurlar. O, kederli olanın tesellisi, zincirli olanın anahtarıdır.
Şimdi, bu gizli gerçeği zihninde tut. Dünya, senin o küçük pencerenden gördüğünden çok daha büyük, çok daha çılgın ve çok daha özgür. Ve unutma, o sarmaşıklı asanın gücü, kralların tahtından her zaman daha kalıcıdır.