Gel bakalım minik dostum, yanıma otur şöyle. Sana anlatacaklarım tozlu kitaplarda değil, rüzgarın fısıltısında gizli. Hani şu her şeyi bildiğini sanan ama aslında yaramaz bir çocuktan farkı olmayan o meşhur Diomedes'i anlatayım sana.
Diomedes, sanki içinde hiç dinmeyen bir nehir taşıyan bir yiğitti. Öyle heyecanlıydı ki, bazen durulmayı unutur, tıpkı yağmurdan sonra taşan, önündeki çiçekli bahçeleri yıkıp geçen coşkun bir dere gibi önüne geleni devirirdi. Kendi ülkesinde değil ama çok uzaklarda, Troya denen o meşhur şehirde ismi herkesin dilindeydi. Savaş meydanına çıktığında, sanki bir aslanın kükremesini duyardın. Öyle atılgan, öyle hızlıydı ki!
Yanında her zaman gümüş kanatlı, akıllı dostu Athena olurdu. O, Diomedes'in kulağına fısıldar, onu daha da cesur yapardı. Hatta bu çocuk o kadar gözü karaydı ki, gökyüzü dostlarımıza bile kafa tutardı. Bir keresinde eline kocaman bir taş almış, iki koca adamın zor taşıyacağı o taşı fırlatıp aşk ve güzellik getiren Aphrodite'yi bile incitmişti. Hızını alamayıp savaşın sert yüzü Ares'i bile yaralamıştı! Kendi kendine, "Ben durdurulamaz biriyim!" diye düşünüyordu belki de.
Ama sanma ki sadece kaba kuvvetten ibaretti. Bir gün karşılaştığı bir rakibiyle dövüşecekken, dedelerinin birbirini eskiden tanıdığını, yani misafir olduklarını öğrenince hemen kılıcını indiriverdi. "Biz dostuz, birbirimize zarar vermeyiz," dedi. İşte bu, onun ne kadar yürekli olduğunu gösterir. Bir de o yaramaz arkadaşı Odysseus vardı ya, hani şu zeki olan? Gece vakti gizlice düşman kamplarına girer, atları alır, sırlar öğrenirlerdi. Adeta oyun oynayan iki çocuk gibiydiler.
Tabii herkesin hayatı güneşli değildir, Diomedes de evine, yani Argos'a döndüğünde biraz hüzünle karşılaştı. Karısı onun için bir tuzak kurmuştu. Derler ki, vaktiyle incittiği Aphrodite buna sebep olmuş, ona acı bir ders vermek istemiş.
O, Herakles gibi dev gibi bir kahramandan sonra akla gelen en güçlü isimdi. Atları severdi, babası Tydeus'un mirasını gururla taşırdı. Kimi zaman çok sert, kimi zaman bir çocuk gibi neşeli ve hızlıydı. Tıpkı şu taze üzüm salkımlarının şırası gibi, damarlarında akan o hayat dolu enerjisiyle tarihe adını kazıdı.
Hadi bakalım, şimdi uyu da rüyanda o coşkun nehir gibi koşan yiğitleri gör. Yarın başka bir masalda buluşuruz!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların, kahramanların ve gökyüzü sakinlerinin parlayan zırhlarına bakıp onların ne kadar "yüce" olduğunu konuşurlar. Ama ben, yaşlı Silenos, şarabın tortusunda ve tozlu yolların kıyısında başka şeyler gördüm. Bugün sana Diomedes'ten bahsedeceğim; o hırslı Argos kralından.
Önce şunu bil: Güçlüler, kendi kurallarıyla oynarlar. Bazıları, tıpkı Trakya Kralı Diomedes gibi, başkalarının hayatını hiçe sayıp yabancıları kendi atlarına yem yapacak kadar vicdansızdı. Onu durduran Herakles de bir başka "kahramandı"; yani o da gücü, yine güçle dengeleyerek kendi adaletini kuruyordu. Bu hikayelerde kimin iyi, kimin kötü olduğu değil, kimin daha sert vurduğu önemlidir.
Sonra, bir de Troya önlerinde fırtına gibi esen diğer Diomedes var. Tydeus’un oğlu... Gökyüzü sakinleri, özellikle de Athena, ona fısıldayıp durdu. Neden mi? Çünkü o, sistemin mükemmel bir piyonuydu. Kendi arzularıyla hareket ettiğini sandı ama aslında büyük bir satranç oyununun en vahşi taşıydı. Tıpkı bahar yağmuruyla coşup çiçekli bahçeleri yerle bir eden kontrolsüz bir nehir gibi; önüne geleni yıktı, yok etti.
Gelelim sessizlere ve piyonlara: Hani o Dolon vardı ya, Troya’nın gözcüsü? Diomedes ve Odysseus onu kıstırdıklarında, sadece bir düşman askerini değil, bir gerçeği de öldürdüler. Dolon’un ağzından sırlar aldılar, onu küçümsediler ve sonra... eh, biliyorsun işte. Savaşın gürültüsü içinde, bir insanın yaşamının değeri, bir kralın hırsı kadar bile yer tutmadı. Diomedes, Aphrodite’yi ve Ares’i bile yaralayacak kadar gözü kara kılındı. Çünkü sistem, kendisini korumak için elindeki piyonu bir aslana dönüştürmeyi sever.
Ama evlat, unutma; güç dediğin şey bir bumerang gibidir. Diomedes, o kadar çok kan döktü, o kadar çok kutsal sınıra saldırdı ki, nihayetinde kendi yuvasında bile huzuru bulamadı. Aphrodite’nin öfkesi miydi, yoksa ektiği şiddetin meyvesi mi? Karısı Aigialeia ona tuzak kurduğunda, o meşhur Diomedes, aslında ne kadar yalnız olduğunu anladı. Krallık, savaşlar, zaferler... Hepsi birer toz bulutu gibi dağılıp gitti.
İnsanlar ona 'yiğit' dediler, 'tanrıları bile titreten adam' dediler. Oysa o, sadece kendi hırsının ve gökyüzü sakinlerinin oyunlarının bir kölesiydi. Gerçek zafer, bir başkasının hayatını yok etmekte değil, kendi içinde o kavgayı susturabilmektedir. Şimdi git ve uyu; rüyanda kralların zırhlarının değil, çiçeklerin kokusunu duy.