Bak evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş, dizlerimde derman kalmadı ama anlatacak hikayelerim hiç tükenmez. Hani şu gökyüzü sakinlerinin kader ağlarını nasıl ördüğünü merak edersin ya; işte o ağlardan biri, ufacık bir sandığın içinde, uçsuz bucaksız denizlerin ortasında kördüğüm olmuştu.
Hikayemiz, güzel Danae ve onun minicik oğlu Perseus ile başlıyor. Dedeleri olan kralın korkusu yüzünden bir sandığa hapsedilip denize bırakıldıklarında, pek çoğu onların sonunun geldiğini düşünmüştü. Ama kader, bazen en beklenmedik ellerle dokunur hayata. Diktys adında, Seriphos adasında yaşayan alçakgönüllü bir balıkçı, o gün ağlarını denizden çekerken balık yerine koskoca bir sandık bulmasın mı?
Diktys, sıradan bir adamdı; ne krallar gibi saraylarda yaşar ne de elinde altın bir asa taşırdı. Ama kalbi, bir tanrınınkinden daha genişti. Sandığı kıyıya çekip kapağını araladığında, karşısında bir ana ile çocuğunu gördü. İnsanların pek çoğu, başına bela almamak için oradan kaçardı ama Diktys öyle yapmadı. Onları evine aldı, bir baba şefkatiyle sofrasını paylaştı, başlarını sokacak bir çatı sundu.
Diktys'in ismi, Yunancada "ağ" anlamına gelir; sanki kader onu, denizin ortasına o ağı atmak ve o iki hayatı kurtarmak için oraya koymuştu. Perseus, o küçük evde Diktys'in kanatları altında büyüdü. Ne o kötü niyetli dedenin gölgesi, ne de fırtınalı denizlerin korkusu, Diktys'in sıcak ocağının huzuruna dokunabildi.
İşte böyle evlat, bazen bir kahraman olmak için elinde kılıç tutup ejderha kesmene gerek yoktur. Bazen sadece bir balıkçının yaptığı gibi, denizin kıyısına savrulmuş bir yaşama el uzatmak, dünyaya gelen en büyük tanrısal lütuftan bile daha kıymetlidir. Şimdi söyle bakalım, yarın o ağı tekrar denize attığımızda, acaba içinde başka hangi hikayeler saklıdır? Ama şimdi uyu, rüyalarında o uçsuz bucaksız denizlerin sakin sularını gör.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o devasa sarayların loş koridorlarında fısıldanması bile yasak olan bir sır var. Sen, ellerindeki oyuncaklarla dünyayı yönettiğini sananların yarattığı sahte ışıkların ötesine bakmayı öğrenmelisin.
Danae denilince akla hemen o altın yağmuru gelir, değil mi? Kralların altın hırsıyla gökten yağdırdığı o parlak tuzaklar... Ama o altınların altında ezilenleri, o kuleye hapsedilen bir kadının çaresizliğini kimse konuşmaz. İşte tam bu noktada, o gürültülü hikayenin kenarında, bir gölge gibi beliren bir isim var: Diktys.
Diktys, kralların o meşhur sofralarına oturmayan, nasırlı elleriyle denizin tuzuyla balık tutan bir adamdı. Serifos adasının o uçsuz bucaksız kumsallarında, saraydan uzak, otoritenin "önemsiz" gördüğü bir yaşam sürerdi. Bir gün, o altın parıltılı kibrin terk edip ölüme mahkum ettiği bir sandık, onun ağlarına takıldı. İçinden Danae ve küçük Perseus çıktı.
Sevgili evlat, şimdi iyi dinle: Diktys, bir kahramanlık taslamadı. O sadece, düzenin "yok olması gerekenler" listesine aldığı iki canı, bir balıkçı barınağında kendi evladı gibi sakladı. Krallar, dünyayı mülkleri gibi paylaşıp insanların kaderiyle satranç oynarken; Diktys, hiçbir karşılık beklemeden, sadece vicdanının pusulasıyla hareket etti. O, bir kralın emrine baş eğmeyen, sessiz ama devrimci bir nezaketin sahibiydi.
Yetişkin evlatlarım, dünya dediğiniz bu sahne, sizden sürekli bir krala veya bir kahramana tapmanızı bekler. Ama unutmayın, tarihin gerçek akışını değiştirenler, krallar değil; bir çocuğun elinden tutan Diktys gibi kendi sessizliğinde özgürlüğü kuranlardır. Bir kadeh şarabın neşesini bu bilgeliğin huzuruyla birleştirdiğinizde, gerçeğin o çırılçıplak yüzünü görebilirsiniz.
Şimdi git ve etrafındaki o süslü otorite masallarına bir daha bak. Bakalım o masalların arkasında, tıpkı Diktys gibi sessizce duran hangi gizli gerçeği fark edeceksin?