Gelin bakalım minik gezginler, şöyle ateşin kenarına iyice sokulun. Bugün size, gecenin gümüş tepsisini elinde taşıyan, ormanların ürkek geyiği kadar hızlı, bir o kadar da sert mizaçlı bir hanımefendiden bahsedeceğim: Diana.
Bazılarınız onu belki Yunanistan taraflarından, o meşhur Artemis ismiyle duymuştur; ama Roma topraklarına geldiğinizde, o ismi Diana olarak yankılanır. Kardeşi Apollon hani şu altın ışıklı, lir çalan güneşin efendisi var ya; işte Diana da onun gümüşten kardeşi gibidir. Gökyüzü sakinleri arasında, gecenin sessizliğini ve ayın o duru ışığını en iyi o yönetir.
Şimdi biraz geriye gidelim, ta Nemi denilen o sisli, yeşil göl kenarına. Oraya, o kutsal korunun derinliklerine giderseniz, ağaçların arasından fısıltılar duyarsınız. Eskiden o gölün kıyısında, biraz ürkütücü bir gelenek varmış; hani günümüzün nezaketiyle pek uyuşmayan, biraz kanlı bir gelenek. İnsanlar, tapınağın en tepesindeki "rahip" koltuğuna oturmak için, o koltukta oturan kişiyi alt etmek zorundaymış. Düşünsenize, bir görev için önce birini yenip yerine geçmek! Neyse ki o eski, sert zamanlar artık geride kaldı, biz şimdi efsanenin ışıklı kısmına bakalım.
Hani Hippolytos diye bir delikanlı vardı, hatırlarsınız; talihsizliğiyle meşhur, yiğit mi yiğit bir genç. Hekabe'nin masallarındaki o hüzünlü günlerden çok önce, Asklepios onu ölümün soğuk pençesinden çekip almıştı. İşte o Hippolytos, gökyüzü sakinlerinin yardımıyla, tanrıçamız Diana’nın o derin ormanlarına, yani İtalya’nın kalbine sığınmış. Orada Virbius adıyla anılmış ve Diana’nın koruması altında, yaprakların hışırtısı arasında sonsuz bir huzura ermiş.
Diana öyle sadece yayını gerip av peşinde koşan bir avcı değildir; o aynı zamanda ışığın koruyucusudur. Gökyüzündeki o gümüşi parlaklığın, ormanların arasındaki o gizli yolların sahibidir. Kimi zaman bir yaban geyiğinin sıçrayışında, kimi zaman dolunayın suyun üzerindeki yansımasında onu görebilirsiniz.
Yine bir akşam, kadehimin dibinde kalan son damla kadar kısa bir ömürdür aslında insanınki; ama bu efsaneler, biz yaşlıların dillerinde yaşar gider. Şimdi gidin, ay ışığını üzerinize örtün ve bu gece ormanların o gümüşten hanımefendisini düşlerinizde görün. Fazla da uzaklaşmayın korudan, zira Diana’nın gözleri her zaman üzerimizdedir, unutmayın.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların altın varaklı sayfaları arasında gizlenen, büyüklerin kulaklarını tıkadığı o fısıltıyı duymaya hazır mısın? Elindeki kadehimdeki şarabın tortusu kadar eski bir gerçeği anlatacağım sana; hani o tapınaklarda heykelleri parlatılan tanrıların, aslında kendi korkularından nasıl parmaklıklar ördüğünü...
Diana dedikleri o ışık tanrıçası, Roma’nın görkemli sütunlarında sadece bir süs gibi anlatılır. Derler ki o, gökyüzünün temiz ışığıdır, ayın soğuk yüzüdür. Ama gel gör ki, Nemi'deki o kutsal korunun derinliklerinde, gölün durgun suyuna yansıyan şey, o kadar da ışıklı değil evlat.
İnsanlar, bir tanrıçaya layık olmak adına en değerli şeyi, yaşamı kurban ederlerdi orada. Düşünsene bir; bir tapınağın "başrahibi" olabilmek için, o tahtta oturan bir önceki kişiyi öldürmen gerekiyordu. Rex Nemorensis, yani Nemi Kralı... Bu unvan, sadece bir katilin eline geçebiliyordu. Krallar, efendiler, tapınak koruyucuları... Sistem, gücü bir bayrak yarışı gibi sunar ama o bayrağın rengi her zaman kandır. Güçlü olanın "kutsal" sayıldığı bir düzende, insanın kendi varlığı bir basamaktan öteye gidemiyor.
Peki ya Hippolytos, nam-ı diğer Virbius? Onun hikayesi, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin nasıl "yeniden inşa edildiğini" anlatır bize. Tanrılar onu kurtardı derler, evet. Ama onu bir tanrının gölgesine, bir kültün esiri olmaya mecbur bıraktılar. Bir kere sisteme girdi mi insan, artık kendi hikayesinin yazarı olamaz; sadece o tapınağın duvarlarında, unutulmuş bir efsanenin sessiz bir figüranı olur.
Duyuyor musun sevgili evladım? Roma, Diana’ya bakınca bir ışık gördü, çünkü karanlığı kabul etmek yönetenlerin işine gelmezdi. Oysa gerçek, Nemi ormanlarının serin toprağında saklı: Gücün olduğu yerde, her zaman başkasının hayatını feda ederek yükselen birileri vardır. Ve o ormanlarda, sadece ağaçlar değil, adaletin sesi de susturulmuştur.
Şimdi gözlerini kapat ve düşün; tapınaklardaki o "kutsal" dediğimiz kurallar, acaba bizi korumak için mi var, yoksa sadece o tahtı kimin gasp edeceğini belirleyen birer oyun kuralı mı? Hayat, bir başrahibin kılıcıyla değil, senin sorgulayan zihninle daha adil bir yere dönüşecek. Unutma, en büyük tanrılar bile, insanların korkuları kadar büyüktür.