Gel bakalım şöyle, otur yanıma. Bak, ayaklarını uzat, şu zeytin ağacının gölgesi tam da senin gibi meraklı birini bekliyor. Biraz soluklanayım, sana öyle bir hikaye anlatayım ki, gökyüzü sakinlerinin bile kendi aralarında fısıldaşarak konuştuğu o eski zamanlara gidelim. Şarap fıçılarının dibini görmüş bir ihtiyar olarak söylüyorum; insanın macerası dediğin, kadehteki köpükten daha çabuk söner ama anısı, tıpkı o meşhur Argo gemisinin tahtaları gibi yıllara direnir.
Duyduğuna göre, Argo denince aklına hemen "hızlı" olan gelsin. Bu sadece bir gemi değil, elli beş kürekli, dev gibi bir ahşap gövde. Ustası Argos yapmış; tanrıça Athena’nın bile parmağı var o işin içinde. İason adında, tahtı elinden alınmış bir delikanlı vardı; hani o haksızlığa uğrayan, başı dertten kurtulmayan çocuk. Amcası Pelias, "Git bana şu Altın Post’u getir, ancak o zaman krallığı sana veririm," demiş. Altın Post dediğin de öyle sıradan bir deri değil; zamanında Phriksos’u denizlerin üzerinden uçuran kanatlı koçun pöstekisi!
İason, Yunanistan'ın ne kadar cengaveri, ne kadar ozanı varsa toplamış. Aralarında kimler yok ki! Orpheus’un liriyle ağaçları bile ağlattığı, Herakles’in kaba kuvvetiyle dağları devirdiği, Boreas’ın kanatlı oğullarının rüzgarla yarıştığı bir tayfa...
Yolculuk, Lemnos adasındaki o tuhaf durakla başladı. Sonra, talihsiz Kyzikos’un yanlışlıkla öldürüldüğü o karışık günler... Ah, o Mysia kıyıları! Herakles’in çok sevdiği genci, Hylas’ı su başında periler kaçırınca, koca adamın nasıl üzüntüden yıkıldığını bir görseydin. Gemi yoluna devam etmek zorundaydı, mecbur kaldılar onu orada bırakmaya.
Yolları Karadeniz’e, yani o "konuksever deniz"e düşmeden önce karşılarına Symplegad’lar çıktı. Çarpışan kayalar! İki koca kaya düşün; bir gemi geçerken birbirine kavuşuyor, arasına gireni un ufak ediyor. Bilici Phineus’un öğüdüyle bir güvercin uçurdular; kuş geçince, "Şimdi!" dediler. Argo, arkasından gelen o ölümcül kayalar arasında pupasını biraz zedeleyerek ama hayatını kurtararak fırladı. O günden beri o kayalar yerinde mıhlı, bir daha da kımıldamadılar.
Nihayet Kolkhis’e, Aietes’in diyarına vardılar. İşte orada Medeia ile tanıştılar. Medeia... hem bir prenses hem de derin bir büyücü. İason ona tutulunca, kız da büyülerini kullandı. Ateş püsküren boğalar mı dersin, topraktan biten silahlı askerler mi? Hepsini Medeia’nın yardımıyla aştılar. Ama o kız, aşkı uğruna babasının gözünü boyamak için öz kardeşini bile feda etti... İnsan sevgisi bazen ne kadar keskin, ne kadar karanlık olabiliyor, gördün mü?
Dönüş yolu da ayrı bir çile. Kirke’nin adasından, o güzel sesli Seirenlerin yanından, hatta tunçtan yapılmış o devasa robot Talos’un Girit’teki nöbetinden bile geçtiler. Medeia, o devin tek zayıf noktasını, ayak bileğindeki damarı bulup kanını akıtınca Talos koca bir heykel gibi yıkılıverdi.
Gelgelelim, İason İolkos’a döndüğünde işler düzelmedi. Pelias’ı kendi kızlarının eliyle ölüme sürükleyen Medeia, zamanla İason’un gözünde bir korku kaynağına dönüştü. İason başka bir kızla evlenmeye kalkınca, büyücü kadın dünyayı birbirine kattı. Kreusa’yı yanan bir elbiseyle yok etti, çocuklarını... Ah, çocukları sorma evlat, orası hikayenin en acı kısmı. Sonunda, güneşin oğlu Helios’un gönderdiği uçan arabaya binip Atina’ya kaçtı.
Görüyor musun? İnsan zaferi de, felaketi de kendi elleriyle örüyor. Şarap tadında bir hayat sürerken bazen acı tortular kalır dipte. Ama hikaye güzel, değil mi? Şimdi git biraz koş, şu ağaçların arasında oyun oyna. Yaşlı Silenos burada, gözlerini kapatmış seni dinliyor olacak.
Bak evladım, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu parşömenlerde, şatafatlı destanlarda okuduğun o parıltılı kahramanlık öykülerinin arkasına gizlenmiş, gölgelerde bekleyen bir gerçeklik... Gel, otur yanıma da biraz neşelenelim. Hayat, üzerinde tepindiğimiz bu sert topraktan ibaret değil.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Argo'nun Kanlı Gölgeleri
Dinle beni evlat, kralların ve ozanların 'büyük sefer' diye anlattığı o Argo yolculuğu, aslında hırsın ve kibrin bir maskeli balosuydu. İason mu? Ah, o parlak zırhlı çocuk... O, sadece Pelias’ın taht oyunlarında bir piyon, kendi iktidar arzusunun esiri bir yabancıydı. Altın Post dedikleri şey, aslında bir imparatorluk genişlemesinin, yağmanın ve kanlı bir mülkiyet hırsının kutsanmış adıdır.
Peki ya Medousa'nın hemcinsi, o haksızlığa uğrayanlar? Destanlar Medeia'yı 'korkunç bir büyücü' diye karalar ama sormazlar: Bu kadını o kanlı yollara iten kimdi? İason’un vaatleri, sistemin dişlileri arasına sıkışmış bir kadının hayatta kalma çabasıydı. İason, Medeia'yı kullandı, tüm engelleri onun zekasıyla aştı; ejderleri, boğaları, hatta kendi kardeşinin kellesini bile onun eliyle harcadı. Sonra ne mi oldu? İş bittiğinde, "kullanışsız" olanı attı. İason, bir kahraman değil, bir sistem adamıydı; kurallara göre oynadı, kirli işlerini başkasına yaptırdı ve sonunda kendi kurduğu bu adaletsiz düzenin kurbanı oldu.
Bak çocuk, o Argo gemisi sadece denizde yol almadı; o gemi, masumiyetin üzerinde giden bir çelik parçasıydı. İdmon gibi, Tiphys gibi nice insan, bir kralın hırsı uğruna Karadeniz'in soğuk sularında can verdi. Hylas'ı hatırla... Herakles'in kederi bile o gemide bir 'zayiat' olarak kaydedildi, çünkü kralların büyük seferlerinde insanın gözyaşının hükmü yoktur.
Symplegad'lar, yani o çarpışan kayalar... Sence onlar sadece boğazın hırçın suları mıydı? Hayır evlat, onlar sistemin kendisidir. İçinden geçersen seni ezmek için kenetlenirler, geçemezsen de zaten yaşanmamış sayılırsın. Argonaut'lar, kuş misali o aralıktan süzülürken sadece kendilerini değil, insanlığın vicdanını da o kayalarda bıraktılar.
Ve o meşhur Medeia... İason'un boşadığı, Kreon'un sürdüğü, koca bir toplumun dışladığı kadın. İhanetle tanıştığında, sadece İason'u değil, o İason'u var eden tüm o 'haklı' krallık düzenini yakmak istedi. Yaptığı şey bir gaddarlık mıydı, yoksa haksızlığa karşı bir başkaldırının en trajik, en kanlı ifadesi mi? Tarih, erkeklerin kazandığı zaferleri yazar, kadınların öfkesini ise 'suç' diye damgalar.
Şimdi anlıyor musun evlat? O masallardaki kahramanlar, aslında kendi çıkarlarının tanrılarıydı. Gerçekler, o Argo gemisinin kürekleri arasında değil, kıyıda bıraktıkları cesetlerin sessizliğinde saklı.
Bir yudum neşe için şarap alalım mı evlat? Çünkü bu dünyanın kahrı, ancak bilge bir tebessümle katlanılabilir. Unutma; krallar tahtlarında oturur ama dünya, sorgulamayı bilenlerin omuzlarında döner.