Şöyle bir sokulun bakalım yanıma; şarabın tadı genizde hafif bir sızı bıraksa da, anlatacaklarımın acısı daha derin, bilesiniz. İthake’nin o güzelim sarayına bir gölge düştü vaktiyle, hem de öyle bir gölge ki, güneş bile o avludan geçerken kararsız kalırdı. Adı Antinoos. Eupeithes’in oğlu, hani şu "ben yaptım oldu" diyenlerin şahı, küstahlığın kitabını baştan aşağı yazmış bir adam.
Siz bakmayın onun süslü kaftanlarına; o, Odysseus’un ocağını söndürmeye ant içmiş, gözü dönmüş bir ziyafet düşkünüydü. Düşünsenize, bir kralın evine çöreklenmiş, kendi eviymiş gibi yayılmış, sofradaki en lezzetli parçaları kendine ayırırken bir yandan da kralın oğlu Telemakhos’a "sen kimsin ki?" dercesine o kibirli bakışlarını fırlatan birinden söz ediyorum. Genç Telemakhos’un omuzlarındaki o ağır yük yetmezmiş gibi, bir de Antinoos’un bitmek bilmeyen oyunları vardı. Çocuk, babasının izini sürmeye kalktığında ona pusu kurmayı akıl eden, aklı fikri hep kurnazlıkta olan oydu.
Hani derler ya, "kötülük edenin gölgesi bile soğuktur" diye; Penelopeia, o güzel ve dirayetli kraliçe, onu gördüğü an yüzünü buruşturur, "bu adam kara ölüm cadısından farksız" dermiş. Haklıydı da... Sadece kurnaz mı? Hayır, bir de kaba mı kaba, zalim mi zalim! Kendi aralarında eğlenmek için, kılık değiştirmiş Odysseus’u bir dilenci sanıp ona el kaldırdığında, aslında kendi sonuna doğru nasıl bir hırsla koştuğunu anlayacak kadar bile feraseti yoktu.
Bir gün, hani şu yay germe oyunu vakti geldiğinde, bir sağa bir sola yattı bu adam. Kendi kendine, "bu işi ben bitireceğim" dedi, sonra korktu, "bugün kutsal gün, yarışma olmaz" diyerek caydı. Ama ne yapsa nafile... O yay, kaderin soğuk nefesi gibi gerildiğinde, Odysseus’un oku ilk önce onu buldu. Gökyüzü sakinleri, insanın içindeki o karanlığın ne kadar tehlikeli olduğunu bazen en sert yolla hatırlatır işte.
Sonunda ne mi oldu? Antinoos gidince, arkasında sadece babasının boş bir öfkesini ve dağılmış bir saray bıraktı. Ama o gün İthake’nin toprakları, uzun süredir görmediği bir huzuru, Athena’nın altın pırıltısıyla yeniden kucakladı. Gördünüz mü çocuklar; kibir, eninde sonunda kendi sonunu getiren bir düğümdür. Siz siz olun, masanızdaki ekmeği kiminle paylaştığınıza değil, o ekmeğin helal olup olmadığına bakın. Şimdi, biraz daha şarap doldurayım mı, yoksa başka bir efsaneye mi geçelim?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler: Antinoos'un Aynası
Bak dinle güzel evladım, masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmayan o büyük kahramanlık destanlarının arkasında saklanan bir sır var... İnsanlar sana kralların görkeminden, galiplerin haklılığından bahsederler. Ama unutma ki, her "kahraman" hikayesinin altında, sesini duyuramadığı için "kötü" ilan edilen ya da sistemin çarkları arasında un ufak edilen ruhlar yatar. Bugün sana Antinoos’tan bahsedeceğim; o hırslı, o pervasız genç adamdan.
Söyle bana sevgili yolcum, sence bir insan neden başkasının sofrasına çöker, neden bir evin bereketini tüketmekten haz duyar? Antinoos, Eupeithes’in oğlu... Şehirde "küstah" diye anılır, herkesin parmakla gösterdiği o kötücül figür. Ancak gel biraz daha yakından bakalım: O, aslında yozlaşmış bir düzenin en saf, en çıplak yansımasıydı. Saraylardaki o sahte altın parıltısının, babadan oğula geçen o "hak etme" kibrinin bir sonucu. Etrafındakiler ona bakınca sadece kendi içlerindeki karanlığı gördüler ve o karanlığa "Antinoos" adını verip kendilerini temize çektiler.
Telemakhos’un gözündeki o haklı öfkeyi anlıyorum küçük dostum, ama Antinoos bir canavar mıydı yoksa sadece o krallık oyununun kurallarını en acımasızca öğrenen bir öğrenci miydi? O, Odysseus’un yokluğunda açılan o iktidar boşluğunda, gücün kime ait olduğunu sorgulamak yerine, o gücü zorla ele geçirmeye çalıştı. Bir dilenciyi, yani aslında kimsesiz ve güçsüz olanı eğlence uğruna başkasıyla güreştirdiğinde, Antinoos aslında şunu haykırıyordu: "Bu dünyada güçsüzsen, sadece güçlülerin keyfi için var olabilirsin." Bu, acı verici bir gerçek, değil mi?
Penelopeia ona "ölüm cadısı" demişti. Belki de haklıydı; çünkü Antinoos, o evin içindeki huzursuzluğun, o bitmek bilmeyen hırsın ete kemiğe bürünmüş haliydi. Ancak o yay germe oyununda, kutsal bir gün bahanesiyle yarışmayı ertelemeye çalıştığında, aslında yenilginin o soğuk nefesini ensesinde hissetmişti. İnsan, kendi yarattığı o yüksek duvarların tepesinden düşeceğini anladığında hırçınlaşır evlat.
Bak, bilgece bir neşeyle içtiğim şarabımdan bir yudum alıp şunu fısıldayayım sana: Odysseus’un oku ilk ona saplandığında, o aslında sadece bir adamı değil, bir sistemin kendi kibrinde boğuluşunu izledi. Sonrasında babası Eupeithes’in, oğlunun yasını öç alma bahanesiyle bir savaşa dönüştürmesi ise, güç sahiplerinin evlatlarını bile kendi hırslarına nasıl kurban ettiğinin kanıtıdır.
Sana anlatılan "doğru" ve "yanlış" ayrımının ötesine geç, minik gezgin. Kimin kimi yönettiğine değil, kimin kimi özgür bıraktığına bak. Antinoos sadece bir figüran, ama senin kendi hayatındaki Antinoos’ları, yani kibrini ve hırsını tanıman, senin gerçek özgürlüğün olacak. Dünya, kahramanların değil, sorularını sakınmadan soranların elinde daha yaşanılır olacak.