Gelin şöyle oturun bakalım, ayaklarınızı uzatın. Şu zeytin ağacının gölgesi ne güzel, değil mi? Biraz tozlu yollardan, biraz da eski zamanların tozlu hikayelerinden bahsedelim size. Bugün, Nestor’un oğlu Antilokhos’u anlatacağım; hani şu rüzgar gibi koşan, yüreği kendi bedeninden büyük olan delikanlıyı.
Eski zamanlarda, Troya denen o meşhur şehir surlarının önünde kılıçlar şakırdayıp mızraklar havayı yırtarken, Antilokhos da oradaydı. Babası yaşlı, bilge Nestor; atını nallarken ona "oğlum, dikkatli ol" demişti ama gençlik işte, damarlarında akan kan yerinde durur mu? Antilokhos, öyle çevik, öyle hızlıydı ki, sanki ayaklarının altında toprak değil de bulutlar vardı. Hani bir ceylanı kovalarsınız da o bir anda gözden kaybolur ya, savaş meydanında onun hareketleri de tam öyleydi.
O, Akhilleus ve Patroklos’un en yakın yoldaşlarından biriydi. Üçü yan yana geldiğinde gökyüzü sakinleri bile aşağıya, yani bizim bu gürültülü dünyaya merakla bakardı. Ancak kader, bazen en güzel çiçekleri erkenden toplar. Patroklos, o talihsiz gün kara toprağa düştüğünde, Antilokhos’un kalbi de onunla birlikte kırıldı. Hani koca bir çınar devrilir de kuşlar susar ya, işte öyle bir sessizlik çöktü üzerine. Akhilleus’a o acı haberi, o yürek dağlayan gerçeği götürmek de ona düştü. Bir dostun, en yakın arkadaşının ölüm haberini getirmek... Bunu bir düşünün; dünyanın en ağır yükü bir haberciye verilir mi hiç? Ama o, dik durdu. Çünkü yiğitlik sadece kılıç sallamak değil, acının tam ortasında da dimdik kalabilmektir.
İlyada’nın sayfalarında onu hep savaşın en ön saflarında, tozun dumanın içinde görürsünüz. Sanki yorulmak nedir bilmez, sanki kalkanı hiç ağırlaşmazdı. Ama dünya döndükçe hikayeler de değişiyor. Odysseia’nın derinliklerinde, gün doğmadan önce gökyüzünü kızıla boyayan şafak tanrıçası Eos’un oğlu Memnon ile karşılaştığını işitiriz. Memnon ki, o da en az Antilokhos kadar çevik ve güçlüydü. İşte o gün, yorgun güneş batarken, bu genç yiğit de artık daha fazla koşturamadı.
Kederli bir son mu? Belki. Ama unutmayın, gerçek kahramanlar öldüklerinde değil, unutulduklarında giderler. Şimdi söyleyin bakalım, bir kadeh bal şurubuna ne dersiniz? Hikaye anlatmak boğaz kurutur, ama unutmayın; hatıralar, en az yıldızlar kadar parlak kalmaya devam eder.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını o gürültülü masallardan arındır da gel yanıma. Büyüklerin sana anlattığı o parlak zırhlı kahramanlık hikayelerinde, aslında kimsenin söylemeye cesaret edemediği tozlu bir sır saklıdır. Şimdi sana, savaşın çarkları arasında un ufak edilen, Antilokhos adında genç bir ruhun sessiz hikayesini fısıldayayım.
Antilokhos, o ihtiyar kral Nestor’un oğlu olarak doğduğunda, babasının hırsları ve kralların o meşhur "şanlı" Troya davaları için bir piyon olacağı henüz belli değildi. Bilirsin küçük yolcum, büyük adamların başlattığı kavgaların bedelini, genellikle güneşin altında koşturmaktan başka suçu olmayan gençler öder. Antilokhos, sadece çevik ayaklarıyla değil, yüreğindeki o saf dostluk bağlarıyla da öne çıkıyordu. Akhilleus ve Patroklos’un o karmaşık, hüzünlü dünyasında bir nefes gibiydi.
Peki ya o an? Patroklos, sistemin ve kibirin kurbanı olup toprağa düştüğünde, o acı haberi Akhilleus’a taşıyan yine Antilokhos oldu. O anı düşün... Bir gencin, arkadaşının ölümüyle yıkılan bir devin öfkesine tanıklık etmesi ne kadar ağır, değil mi? O gün, belki de Antilokhos kendi kaderini o feryadın içinde sezmişti.
Sana gerçeklerden bahsetmemi istemiştin, sevgili dostum. Antilokhos, Troya surlarının önünde bir kahraman gibi göklere çıkarıldı ama aslında o, sadece büyüklerin kurduğu o acımasız oyunun bir parçasıydı. İnsanlar onun yiğitliğinden bahsederken, aslında onun kurban edilişini alkışlıyorlardı. Sonunda, şafak tanrıça Eos’un oğlu Memnon'un eliyle, o parlak günlerden birinde dünyadan silinip gitti. Bir genç daha, kralların bitmek bilmeyen o "şan" açlığının sofrasında, sessizce yok oldu.
İşte evlat, şarabımdan bir yudum alırken anlıyorum ki; tarih, kazananların değil, kaybedenlerin kanıyla yazılır. Antilokhos, sadece bir isim değil, hırsın ve adaletsizliğin ortasında savrulan bir yaprak gibiydi. Sen sen ol, yaldızlı zırhların parıltısına aldanıp, o zırhın içindeki kırık kalpleri görmezden gelme. Gerçekler, çoğu zaman zafer şarkılarının sustuğu yerde, o ıssız topraklarda yatar.