Thesauros Mitoloji Antheus

Antheus

Antheus

Halikarnassoslu genç Antheus, kraliçenin aşkına karşılık vermeyince hileyle kuyuya atılıp öldürüldü; pişman olan kraliçe ise ardından canına kıydı.

Halikarnassos’un köklü bir hanedanından gelen Antheus, Miletos tiranı Phobios’un sarayında, üzerinde kurulan hiyerarşik gölgenin altında varlığını sürdürüyordu. Sarayın mutlak sahibi Phobios’un eşi, kendi arzusunu bir tahakküm aracı olarak gence yönelttiğinde, Antheus’un reddedişi sadece ahlaki bir duruş değil, aynı zamanda iktidarın buyruğuna karşı sessiz bir sınır çizme çabasıydı. Delikanlı, konukluk hukukunun ve otoritenin belirlediği o rijit protokolleri bahane ederek, kadının arzusunu bir oyalama taktiğiyle bertaraf etmeye çalıştı; zira iktidarın yatak odasına sızan bir ilişki, ancak özgür bir iradeyle anlam kazanabilirdi.

Kraliçenin arzusu, karşılanmadığında bir cezalandırma mekanizmasına dönüştü. Otoriteyi elinde bulunduranın, başkaldıranı yok etme ayrıcalığını kullanması gecikmedi; kraliçe, bir nesneye (altın tasa) yüklediği sahte değerle Antheus’u kuyunun derinliklerine, yani iktidarın uzağına ve karanlığına çekmeyi başardı. Delikanlı, kuyunun dibine vardığında, tepesinden inen devasa taşla, egemenliğin fiziksel bir infazına kurban gitti. Bu mekanik yok ediş, kraliçenin kendi suçluluk bilinciyle baş başa kalmasına ve nihayetinde yine kendi tahakkümcü zihniyetinin bir sonucu olarak yaşamına son vermesine yol açtı; zira hükmetme arzusunun tükendiği yerde, otoritenin öznesi için geriye yalnızca uçurum kalmıştı.
Silenos
Şimdi yaklaşın bakalım, ateşin etrafına şöyle dizilin. Sırtınızı yaslayın, gözlerinizi kısın da size Bodrum’un o eski, güneş kokan günlerinden bir hikaye anlatayım. Hani şu şimdilerde herkesin güneşlenip keyif çattığı Halikarnassos var ya, işte oranın soylu bir genci vardı: Antheus.

Antheus, Miletos’un o zamanlar sert rüzgarlarla çalkalanan sarayında yaşıyordu. Kral Phobios’un sarayıydı burası; duvarları soğuk, koridorları dedikoduyla dolu… Ama bizim delikanlı Antheus, bir pınar kadar duru ve tertemizdi. Öyle ki, kraliçenin gözü ona takıldı bir kere. Kadın, Antheus’a sevdalanmıştı ama genç adamın yüreğinde öyle bir sadakat vardı ki, saray kurallarını da, misafir olmanın o kutsal nezaketini de bir an olsun elden bırakmıyordu. "Olmaz," diyordu nezaketle, "gökyüzü sakinleri bizi görür, yakışık almaz."

Ama kadın milleti, bazen öfkesine yenik düştüğünde, fırtınadan daha tehlikeli olabiliyor. Kraliçe, Antheus’un o bitmek bilmeyen nazlarından ve retlerinden bunalınca, sevdanın yerini kara bir hırs aldı. Madem o benim olmuyordu, kimsenin olmayacaktı!

Bir gün, güneş tepedeyken çağırdı genci. "Bak," dedi elinde ışıl ışıl parlayan bir altın tasla. "Şu kuyuya düşürdüm tası, git de onu çıkar getir, sana bir hediye vereceğim." Antheus, saf ve dürüst; şüphe nedir bilmez. Eğildi kuyunun ağzına, karanlığın içine daldı. Tam tası alacakken, tepeden bir gölge vurdu kuyuya. Kraliçe, o koskoca, ağır taşı, sanki bir kabusu gömer gibi bırakıverdi kuyunun ağzına.

Zavallı genç, o karanlık kuyunun derinliğinde sessizliğe gömüldü. Ama durun, hikaye burada bitmiyor. Kraliçe, taşı bıraktığı an elindeki gücün bir duman gibi dağıldığını hissetti. Pişmanlık, öyle bir ateştir ki insanı yakar bitirir. Yaptığı hatanın büyüklüğünü, o karanlık kuyuya bakarken anladı. Kendi vicdanının ağırlığı, üzerine attığı taştan daha ağır gelmişti artık. Kraliçe, bu ağır pişmanlığın içinde, kendi sonunu kendi elleriyle hazırladı.

İşte böyle dostlar; hırs, çoğu zaman insanın kendi ayağına bağladığı bir taştır. Oysa Antheus, bugün hala o eski toprakların sessiz rüzgarlarında anılır. Şimdi gidin bakalım, rüyalarınızda o tası değil, gökyüzünün yıldızlarını arayın. Kim bilir, belki bir gün Halikarnassos’un kıyılarında yürürken, o delikanlının ayak seslerini duyarsınız. Hadi, vakit geç oldu, gidip biraz dinlenin.

Pusula

Üyelik

Dil ve Tema

Dil Seçimi
TR EN
Tema Seçimi